Dedem bana sadece her gün işe götürdüğü o metal sefertasını bırakmıştı; kardeşlerime ise geri kalan her şeyi: bir ev, para ve bir araba. Eski sefertasını nihayet açtığımda, ellerimin titremesine engel olamadım.
Beş kişilik bir ailenin en küçüğüyüm. Anne ve babamızı bir trafik kazasında kaybettikten sonra vasiyimiz Dedem oldu. Her sabah saat 05:00’te uyanırdı; mutfakta sabah kahvesini hazırlarken ve o sefertasını doldururken sesini duyardım.
Diğerleri, her biri yeni bir şehre ve farklı bir hayata yelken açarak mümkün olan en kısa sürede evden ayrıldılar.
Üniversiteden mezun olduğumda, Dedeme bakmak için eve geri döndüm. Birlikte haberleri izlerken sık sık, “Bunu yapmak zorunda değilsin,” derdi. Cevabım her zaman “İstiyorum,” olurdu.
Kardeşlerim bana hiçbir zaman ısınamadılar. Anne ve babamızın ölümünden benim sorumlu olduğum fikrine sıkı sıkıya sarılmışlardı. Kaza olduğunda henüz iki yaşındaydım ve bebek koltuğuma kemerle bağlıydım. Eğer ben o arabada olmasaydım, o gecenin aynı şekilde sonuçlanmayacağına inanıyorlardı.
Dedem aile yemekleriyle aradaki bağı kurmaya çalıştı ama bu hiçbir şeyi değiştirmedi. Bir keresinde Mert, duyduğumdan habersiz, “O hiç doğmamış olsaydı, o gece o yola çıkmayacaklardı,” demişti.
Dedemi kaybetmek, beni gerçekten seven ve yanımda duran tek kişiyi kaybetmem demekti.
Vasiyetname okunurken beklentilerim oldukça düşüktü. Elbet her şey beşimiz arasında bölüştürülecekti. Ancak sonuç şöyleydi:
Mert evi aldı.
Cenk arabayı.
Kerem ve Buse ise yirmişer bin dolar aldılar.
Bana ise—
Dedem bana o eski, hırpalanmış ve aşınmış metal sefertasını bırakmıştı.
Ben sessizlik içinde otururken kardeşlerim benimle alay ettiler. Tek kelime etmeden, gözlerimde yaşlarla oradan ayrıldım.
Yirmi dakika kadar amaçsızca yürüdükten sonra, elimde sefertası ve kalbimde büyük bir ağırlıkla Dedemle sık sık gittiğimiz parka ulaştım.
Bir bankın üzerinde, titreyen ellerimle nihayet o eski mandalı açtım.
İçindeki her neyse beni olduğum yere çiviledi. Ellerim şiddetle sarsılıyordu.
Devamı Sonraki Sayfada….