Ama asıl önemli olan mesajlardı.
Seda hakkında arkadaşlarına yazdığı alaycı, kırıcı cümleler…
“Artık onun devri bitti.”
“Bir çocukla kendini tamamen bitirdi.”
“Ben asla onun gibi olmayacağım.”
Odaya derin bir sessizlik çöktü.
Tuğçe’nin yüzü kızardı.
“Bunları… nereden buldun?” diye fısıldadı.
“Önemli değil,” dedim. “Önemli olan şu… burada söylediğin hiçbir şey yeni değil. Sadece bu sefer herkes duydu.”
Seda başını kaldırdı.
Gözlerinde şaşkınlık vardı. Ama aynı zamanda bir şey daha… güç.
Tuğçe etrafına baktı. Artık kimse ona hayranlıkla bakmıyordu.
Bazıları başını sallıyor, bazıları sessizce geri çekiliyordu.
“Ben… ben sadece şaka yapıyordum,” dedi çaresizce.
Kimse inanmadı.
O an Seda yavaşça ayağa kalktı.
Hâlâ yorgundu ama duruşu kararlıydı.
“Şaka değildi,” dedi sakin bir sesle. “Hiçbir zaman da olmadı.”
Tuğçe’nin gözleri doldu. Ama bu, suçlulukla karışık bir korkuydu.
“Ben sana hep güvendim,” diye devam etti Seda. “Ama sen beni hep küçümsedin.”
Seda’nın sesi yükselmedi. Ama her kelimesi ağırdı.
“Artık buna ihtiyacım yok.”
Bu cümleyle birlikte Tuğçe’nin yüzündeki son ifade de çöktü.
Hiçbir şey söylemeden kutuyu kapattı.
Çantasını aldı.
Ve kapıya yöneldi.
Kimse onu durdurmadı.
Kapı kapandığında odadaki hava değişmişti.
Sanki herkes derin bir nefes aldı.
Seda tekrar oturdu.
Bebeğimizi kucağına aldı.
Ona baktı… ve gülümsedi.
Bu kez gözlerinde yorgunluk vardı ama aynı zamanda huzur da vardı.
Yanına oturdum.
“Elinden geleni yaptın,” dedim.
Seda başını salladı.
“Artık kim olduğumu biliyorum,” dedi.
O an anladım ki mesele Tuğçe değildi.
Mesele, bir insanın en kırılgan anında yanında kimlerin kaldığıydı.
O gün sadece birinin maskesi düşmedi.
Aynı zamanda gerçek olanla sahte olan arasındaki fark da ortaya çıktı.
Ve ben şunu öğrendim:
Bir insanın değeri, başkalarının söylediği sözlerle değil…
Sevdiği insanlara verdiği değerle ölçülür.