Babamın kıyafetlerimi, kitaplarımı ve annemin

Babamın kıyafetlerimi, kitaplarımı ve annemin son fotoğrafını, sanki hayatımın hiçbir anlamı yokmuş gibi ateşe atışını izledim. Sonra doğrudan gözlerimin içine bakarak, “Sözümden çıkarsan sonun böyle olur,” dedi. Tek kelime etmedim. Altı yıl sonra onu aradım ve fısıldadım: “Posta kutuna bak.” İçinde, onun evinin önünde dururken çekilmiş bir fotoğrafım vardı. Az önce satın aldığım o evin önünde. Ve bu sadece başlangıçtı.

Ben on dokuz yaşındayken, babam sahip olduğum her şeyi arka bahçede yaktı. Sadece birkaç tişört ya da depoda tuttuğum birkaç kutu eşya değildi yananlar. Kıyafetlerimi, defterlerimi, iş botlarımı, dolabımda sakladığım annemin eski kahve fincanını, lise mezuniyet fotoğrafımı, hatta o yaz inşaat işlerinde çalışarak aldığım ikinci el dizüstü bilgisayarımı bile dışarı sürükledi. Hepsini Ankara’daki evimizin arkasındaki metal bir varile doldurdu ve sanki aile adını temizliyormuş gibi ateşe verdi. “Sözümden çıkarsan sonun böyle olur,” dedi.

Dumanın yükselişini izledim ve sessiz kaldım. Kavga, ona gideceğimi söylediğim için çıkmıştı. İstanbul’daki bir teknik programa kabul edilmiştim ve orada küçük bir inşaat firmasında yarı zamanlı bir iş ayarlamıştım. Babam Selim, benim Ankara’da kalmama, onun yanında çalışmama ve o ölene kadar her emrine uymama çoktan karar vermişti. Onun zihninde ben, geleceği olan bir evlat değildim; sadece onun soyadını taşıyan bedava bir işçiydim. İzin almadan bir karar vermemden nefret etmişti. Bağırdığında geri adım atmamamdan ise daha çok nefret etmişti. Beni bencil, zayıf, aptal ve nankör olmakla suçladı. Hakaretler işe yaramayınca, işi aşağılamaya döktü.

1 2