14 Günlük Komanın Ardından Kocamdan Vazgeçiyordum… Ta ki 8 Yaşındaki Oğlumun Yaptığı O Akılalmaz Şeye Kadar!
Tam on dört gün boyunca, yaşam destek ünitesinin o boğuk sesi, kocamın henüz gitmediğine inanmamı sağlayan tek şeydi.
Korkunç bir trafik kazası geçirmişti. Her gün başucunda oturup ellerini tuttum ve “Lütfen bana geri dön,” diye yalvardım. Ama hiç uyanmadı. Ta ki doktor beni o küçük, penceresiz odaya çağırana dek…
“Beyin ölümü gerçekleşti,” dedi doktor usulca. “Çok üzgünüm ama artık gitmesine izin verme vakti.”
Oğlum için güçlü olmalıydım. Günlerdir tek kelime etmeyen 8 yaşındaki oğlum Can, elinde sımsıkı tuttuğu o yıpranmış küçük sırt çantasıyla hastane odasının köşesinde oturuyordu. Yanına çöküp, “Babana veda etme vakti geldi,” diye fısıldadığımda dudakları titredi ama ağlamadı.
Odada ölüm sessizliği vardı. Hemşireler gözyaşlarını silerken, doktor makineleri kapatmak için elini düğmeye uzattı.
Tam o anda…
“Hayır!”
Oğlumun sesi odayı bıçak gibi kesti. Doktorun eline yapıştı. Herkes donakalmıştı.
“Ne yapacağımı biliyorum,” dedi küçük elleriyle çantasını sımsıkı kavrayarak. Kimse onu durduramadan fermuarı açtı ve içinden hayatımda daha önce hiç görmediğim siyah, ağır bir şey çıkardı.
Yatağa yaklaştı, o gizemli nesneyi dikkatlice babasının kulağına koydu ve bir düğmeye bastı.
Bir an hiçbir şey olmadı. Sonra doktor aniden nefesini tuttu. Kocamın yüzüne bakarken dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim… Çünkü yaşam monitöründeki o düz çizgi bir anda değişmeye başlamıştı!
Hemşire şaşkınlıkla “Bekle… O da ne?” diye fısıldarken, oğlum yavaşça bana döndü ve hepimizin kanını donduran o cümleyi kurdu:
“Anne… Bir adam bana BUNUN babamı uyandıracağını söyledi.”
Bu cümle, o soğuk, florasan ışıklı ve ölüm kokan odada adeta bir bomba gibi patladı. Cihazdan yükselen ses başlangıçta sadece derin, mekanik bir cızırtıdan ibaretti. Ancak yaşam monitöründeki o korkunç, dümdüz ilerleyen ve umutlarımızı yok eden yeşil çizgi… Artık düz değildi.
Bip… Bir saniye süren, nefesleri kesen bir sessizlik. Bip… Bip…
Makineden gelen o ilk kalp atışı sesi o kadar zayıftı ki, ilk başta kendi kulaklarımın bana bir oyun oynadığını, kederden aklımı kaçırdığımı zannettim. Ama hayır. Doktor, yaşam destek ünitesinin fişine uzanan elini sanki kızgın bir demire değmiş gibi hızla geri çekti. Yüzündeki o profesyonel, donuk ifade yerini saf bir şok dalgasına bıraktı. Hemşirelerden biri elindeki metal tepsiyi büyük bir gürültüyle yere düşürdü, pamuklar ve şırıngalar etrafa saçıldı ama odadaki tek bir kişi bile dönüp yere bakmadı. Herkesin gözü, yatağın yanındaki o küçük ekrana ve oğlumun küçük elleriyle kocamın kulağına dayadığı o ağır, siyah cihaza kilitlenmişti.
“Neler oluyor? Tansiyonu yükseliyor! Kalp ritmi geri dönüyor!” diye bağırdı doktor, bir anda yılların getirdiği sakinliğini bir kenara fırlatarak. “Bana hemen bir adrenalin iğnesi hazırlayın! Yaşam bulguları stabilize olana kadar kimse yerinden kıpırdamasın! Çabuk!”
Dizlerimin bağı tamamen çözüldü. Yatağın soğuk metal kenarına tutunarak ayakta kalmaya çalıştım, tırnaklarım demiri delip geçecekmiş gibi sımsıkı kavramıştı. Gözlerimi kocamın haftalardır tepkisiz yatan solgun yüzünden ayırmadan oğluma döndüm. “Bebeğim…” diye fısıldadım, sesim çatallanarak ve korkuyla. “Bu elindeki de ne? Hangi adamdan bahsediyorsun sen?”
Oğlum gözlerini kırpmadan bana baktı. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu ama yüzünde tuhaf, yaşına hiç uymayan yetişkin bir kararlılık vardı. Burnu çekerek, “Aşağıdaki bekleme salonunda tanıştığım o amca anne. Yüzünde yara izi olan yaşlı amca… Babamın kaza yaptığı gün, yolda yürüdüğünü ve babamın ona çarpmamak için arabayı direğe vurduğunu söyledi. Babam o amcayı kurtarmış…”
Nefesim boğazımda düğümlendi. Polis raporlarında kocamın neden aniden yoldan çıktığına dair hiçbir iz yoktu. Karşısına bir köpeğin çıktığını ya da yorgunluktan direksiyon hakimiyetini kaybettiğini düşünmüşlerdi. Demek o korkunç kazanın ardındaki gerçek bambaşkaydı. Kocam, o saniyede kendi canını hiçe sayarak bir başkasını yaşatmayı seçmişti….
Devamı Sonraki Sayfada….