Her gün kafemin köşesinde duran o evsiz adama sadece bir kap sıcak yemek veriyordum… ama o yağmurlu kış akşamı, titreyen elleriyle palto cebinden çıkarıp bana uzattığı zarf, bütün hayatımın koca bir yalan olduğunu yüzüme çarptı.
28 yaşındayım. Benim yaşımda çoğu insan kariyerini, hafta sonu planlarını ya da kredi kartı taksitlerini düşünür. Sokakta yatan, kimsenin yüzüne bakmadığı bir yabancının geçmişini değil. Hele o geçmişin doğrudan kendi hayatımla bağlantılı olmasını hiç değil. Ama benim başıma gelen tam olarak buydu.
Herkes ona “Deli Orhan” diyordu. Onu kafemin kapısında gören müşteriler neredeyse hep aynı şeyi düşündü: Rahatsızlık. Bazıları bunu açık açık söyledi. “Şu adamı kovsana, müşteriyi kaçırıyorsun.” Bazıları daha üstü kapalıydı ama masalarını ondan uzağa taşırlardı. Kendi nişanlım bile beni uyardı. “Böyle insanlara yüz verme… başımıza bela alacaksın.” Belki haklıydılar. Ya da hikâyenin tamamını bilmiyorlardı.
Orhan amcayla çok sıradan bir şekilde tanıştık. Soğuk bir kış sabahı kepenkleri açarken onu çöpteki yarım poğaçalara bakarken gördüm. Lüks bir semt değildi. Ama o, bu sokağa bile fazla yabancı, fazla eksik görünüyordu. Üzerinde lime lime olmuş, ona üç beden büyük gelen eski bir palto vardı. Neden yanına gittim, bilmiyorum. Belki çaresiz duruşundan etkilendim. Belki vicdanım elvermedi. İçeri girdim ve ona dumanı tüten bir çorba getirdim. Bana şaşkınlıkla baktı. “Param yok,” dedi zar zor duyulan bir sesle. “Bu satılık değil,” dedim. “Sadece içini ısıtsın diye.”
Sonra bu sessiz bir rutine dönüştü. Önce sabahları çorba. Sonra akşamüstleri artan yemeklerden bir porsiyon. Daha sonra yoğun saatler bitince kapı önünde içilen iki bardak yorgunluk çayı. Hiç konuşmazdı. Bana hayatını anlatmazdı. Sadece teşekkür eder, tabağı kenara bırakıp giderdi. Sadece hayatta kalıyordu.
Ona o yemeği vermem tamamen insani bir refleksti. Zarar vereceğini hiç düşünmedim. Ama yanılmışım.
Aylar geçti. Ta ki o fırtınalı kasım akşamına kadar. Yağmur bardaktan boşalıyordu. Sokaklar bomboştu. Kafeyi kapatmak üzereydim. Onu tentenin altında sırılsıklam titrerken gördüm. Bu kez gitmemişti. İçeri aldım. Oda sıcaktı. Işık loştu. Sandalyenin ucuna oturdu. Gergindi. Ben de öyleydim. Nedenini bilmediğim bir huzursuzluk vardı üzerinde. Kapıyı kilitledim ve yavaşça yanına yaklaştım. Sıcak çayı masaya bıraktım. Ellerinin titremesi sadece soğuktan değildi. Derin bir nefes aldı. O hep giydiği, yırtık pırtık paltonun iç cebine elini attı. Ve masanın üzerine bir şey bıraktı. Buruşmuş, kenarları sararmış eski bir zarf.
Bir adım geri çekildim. Şaşkınlıktan değil. Korkudan. Çünkü zarfın üzerindeki mühür, yirmi yıl önce beni yetimhaneye bıraktıklarında boynumda asılı olan o tek hatıranın, o kolyenin üzerindeki mührün aynısıydı. Ve zarfın üzerinde… hiç tanımadığım, beni doğururken öldüğünü sandığım annemin el yazısıyla benim adım yazıyordu.
Oda ölüm sessizliğine büründü. Orhan amca başını eğdi. Sanki o zarfın içinden çıkacak olan sırrın hayatımı nasıl paramparça edeceğini çok iyi biliyordu…
Boğazımda yumruk büyüklüğünde bir taş oturmuş gibiydi. Yutkunamadım. Gözlerimi masanın üzerinde duran o sararmış kağıt parçasından alıp, karşımda süklüm püklüm oturan adama çevirdim.
“Bu…” Sesim loş kafenin içinde ince, yabancı bir fısıltı gibi çınladı. “Bu mührü nereden biliyorsun? Adımı… Annemin yazısını nereden buldun?”
Orhan amca cevap vermedi. Sadece çamurlu, çatlamış ve soğuktan morarmış parmaklarıyla zarfı bana doğru birkaç santim daha itti.
Gözlerimi ondan ayırmadan titreyen ellerimle zarfa uzandım. Boynumdaki kolyeyi avuçladım. Bir labirentin ortasına işlenmiş bir çift kanat sembolü. Yetimhane müdürü bana bunu kimin bıraktığını asla bulamamıştı. Zarfın üzerindeki o kurumuş, koyu kırmızı mühürle benim kolyemdeki o oyma birebir eşleşiyordu.
Zarfı yırtarken ellerim o kadar titriyordu ki, içindeki kağıdı az kalsın parçalayacaktım. Kağıt eskiyken, üzerindeki mürekkep zamanın acımasızlığına inatla direnmişti. Eğik, telaşlı bir el yazısıyla yazılmış o satırları okumaya başladığımda, dışarıdaki fırtınanın cama vuran uğultusu tamamen kesildi. Dünyada sadece kalbimin kulaklarımı sağır eden atış sesi kalmıştı..
Devamı Sonraki Sayfada….