Adam körmüş anne,” diye devam etti oğlum, titreyen ama inanç dolu sesiyle. “Gözleri görmediği için aklında tutması gereken her şeyi bu eski siyah teybe kaydediyormuş. Kaza olunca sese doğru, babamın yanına koşmuş. Ambulans gelene kadar, o ezilmiş arabanın içinde babamın elini tutmuş. Babam ona… benim için bir mesaj bırakmış.”
İşte o an, siyah cihazın yıpranmış hoparlöründen gelen cızırtı aniden kesildi ve odayı dolduran o sesle birlikte kalbim göğüs kafesimden fırlayacak gibi oldu.
“Can…”
Bu kocamın sesiydi. Zayıf, nefes nefese, acı dolu, kelimeleri zar zor toparlayan ama kesinlikle ona ait olan o tanıdık, sıcak ses. Metalin ezilme sesleri, uzaktan gelen sirenler ve telaşlı kalabalığın gürültüsü arka planda yankılanıyordu.
Odadaki hemşireler ağızlarını elleriyle kapatarak hıçkırıklarını bastırmaya çalıştılar. Doktor, kocamın göz bebeklerine el feneriyle ışık tutarken bir yandan da donakalmış bir halde kaydı dinliyordu.
Cihazdaki ses, büyük bir fiziksel acıyla mücadele ederek zorlanarak devam etti: “Can… Oğlum… Eğer bu amca seni bulursa… bil ki baban seni dünyadaki her şeyden çok seviyor. Hafta sonu maçına geleceğime söz vermiştim… Sözümü tutamadığım için, seni orada beklettiğim için çok özür dilerim küçüğüm. Ama pes etmiyorum… Seni asla yalnız bırakmayacağım… Savaşacağım oğlum. Geri dönmek için… senin o güzel yüzünü bir kez daha görmek için savaşacağım…”
Ses, acı dolu bir iniltiyle kesildi. Sadece arka plandaki ambulansın gittikçe yaklaşan telaşlı gürültüsü kaldı. Sonra cihaz küçük, mekanik bir “klik” sesiyle tamamen sustu.
Odadaki sessizlik bu kez ölümün, bitişin değil; tarifsiz, mucizevi bir başlangıcın sessizliğiydi.
Monitördeki sesler artık ritmik, kararlı ve güçlü bir şekilde odayı dolduruyordu. Bip… Bip… Bip… O korkunç, umutsuz düz çizgi yerini hayatın o güzel, inişli çıkışlı dalgalarına bırakmıştı. Doktor stetoskopunu elleri titreyerek hızla kocamın göğsüne dayadı. Yüzündeki o çaresiz, fişi çekmeye hazırlanan ifade yerini büyük bir şaşkınlığa ve mesleki bir hayranlığa bırakmıştı.
“Bu… Bu gerçekten inanılmaz…” diye fısıldadı kendi kendine, monitördeki verileri incelerken. “Beyin sapı refleksleri bir anda aktive oldu. Tıbbi olarak böyle bir travmadan sonra bu kadar hızlı bir uyanış çok nadirdir. Kendi sesini, o anki hayatta kalma güdüsünü ve yaşadığı yoğun duygusal travmayı duyması… Çok güçlü bir nörolojik şok etkisi yarattı. Zihni, karanlıkta kaybolmuşken, oğluna verdiği o sözü adeta bir deniz feneri gibi bulup ona tutundu.”
Gözyaşları içinde kocamın yatağına kapandım ve elini tuttum. Günlerdir buz gibi olan o parmakların, benim parmaklarımı hafifçe sıktığını hissettim. Deliriyor muydum? Bir hayal mi görüyordum? Hayır. Gerçekti. Sıcaklığı geri dönüyordu.
“Baba…” dedi oğlum, elindeki siyah cihazı yatağın kenarına bırakıp kocamın yüzüne doğru eğilerek. Gözyaşları babasının yanaklarına damlıyordu. “Sözünü tuttun.”
Kocamın 14 gündür kapalı olan, morarmış ve şişmiş göz kapakları hafifçe seğirdi. Önce ışığın verdiği acıyla kasıldı, ardından yavaşça, milim milim aralandı. Işığa alışmaya çalışarak bulanık bakışlarını odanın içinde, beyaz tavanlarda gezdirdi ve sonunda hemen başucunda duran, gözlerini ona dikmiş oğlumuzun yaşlı gözleriyle buluştu.
Kuru, çatlamış ve kanamış dudaklarından zorlukla sadece tek bir kelime döküldü, ama o tek kelime bizim için bütün bir evrene bedeldi:
“Buradayım…”
Hemşireler artık kendilerini tutamayarak sevinç gözyaşları içinde birbirlerine sarıldılar, doktor derin bir oh çekerek başını iki yana sallayıp gülümsedi. Ben ise kocamın boynuna sarılıp, tam 14 gündür içimde biriktirdiğim, beni içeriden çürüten o koca acıyı ve korkuyu hıçkırıklarla dışarı attım.
O gün o penceresiz hastane odasında sadece tıp kitaplarına geçecek bir mucize yaşanmadı. O gün, bir babanın evladına verdiği güçlü bir sözün, derin bir komanın o karanlık dehlizlerini ve hatta ölümü bile nasıl paramparça edip yenebileceğine şahit olduk.
Olayın ardından, o yaşlı adamı hastanenin koridorlarında, kantinde ya da bahçede günlerce aradık. Ona can borcumuzu ödemek, kocamın hayatını kurtaran ve bizi tekrar bir aile yapan o mesajı bize ulaştırdığı için ayaklarına kapanıp teşekkür etmek istedik. Ancak sanki görevini tamamlamış bir iyilik meleği gibi, o siyah teybi oğlumun ellerine bıraktığı an sırra kadem basmıştı. Hastanenin güvenlik kameralarında bile yüzü net seçilmiyor, sadece elinde bastonuyla kapıdan çıkıp gidişi görünüyordu.
Bugün kocam evimizde, salonun sıcak ışığı altında oğlumuzla en sevdiği o oyunu oynuyor. Kazanın fiziksel izlerini hala taşıyor, iyileşme süreci aylarca sürdü ve çok zorlu geçti. Ama her akşam, evimizdeki o huzurlu sessizlikte başımızı yastığa koymadan önce, çekmecede sakladığımız o siyah, eski kayıt cihazına bakıyoruz. Pillerini hiç bitmesin diye özenle değiştiriyor, hayatımızın en karanlık odasını aydınlatan o mucizevi sesi, o yarım kalmış sözü kalbimizde taşıyoruz. Çünkü artık çok iyi biliyoruz ki; hayatta hiçbir iyilik karşılıksız kalmaz ve gerçek sevginin sesi, ölümün sessizliğini bile sağır edebilir.