Oğlumun evliliğinin altıncı yılıydı, bütün varlığımı onların yuvasına adamıştım…

Oğlumun evliliğinin altıncı yılıydı, bütün varlığımı onların yuvasına adamıştım… ama o dondurucu kış gecesi, gelinim tarafından kapının önüne konulduğumda, sokağa fırlatılan o eşyayı gördüğümde bütün dünyam başıma yıkıldı.

72 yaşındayım. Bu yaşta çoğu kadın sıcak sobasının başında örgü örmeyi, torunlarına masal anlatmayı ya da huzurlu bir akşam çayı içmeyi düşünür. Kapı dışarı edilmeyi değil. Hele kendi öz oğlunun evinden sokağa atılmayı hiç değil. Ama benim başıma gelen tam olarak buydu.

Adı Berna. Bizi dışarıdan gören herkes neredeyse aynı şeyi düşünürdü: Şanslı bir kayınvalide. Bazıları bunu açık açık söylerdi. “Ne hayırlı evlat yetiştirmişsin, seni yanlarına aldılar.” Bazıları daha üstü kapalıydı ama bakışları o imrenmeyi anlatıyordu. Kendi kız kardeşim bile beni şanslı bulurdu. “Gelinin kendi annesi gibi bakıyor sana, sırtın yere gelmez.”

Belki haklıydılar. Ya da o evin dört duvarı arasında yaşanan sessiz savaşı bilmiyorlardı.

Oğlumu tek başıma büyüttüm. Babası o daha çok küçükken bizi terk etmişti. Gençliğimi, umutlarımı, her şeyimi ona feda ettim. Evlensinler, rahat etsinler diye yıllarımın birikimi olan kendi küçük evimi sattım. Onlara daha büyük bir ev almaları için peşinat yaptım. “Anneciğim sen de bizimle yaşarsın, başımızın tacısın,” dediler. İnandım. Ya da inanmak anne yüreğime kolay geldi.

Sonra aynı evin içinde yaşamaya başladık. Önce akşam yemeklerinde laf sokmalar başladı. Sonra evdeki eşyalarımın yerleri, bana sorulmadan çöpe atılan hatıralarım. Daha sonra kimsenin yaşımın hürmetine dikkat etmediği o buz gibi sessizlikler.

Bir gün Berna mutfakta yüzüme karşı konuştu. “Bu evde artık senin kuralların geçmiyor,” dedi. “Sürekli öksürüyorsun, misafirlerim senden rahatsız oluyor.” Oğlumun itiraz edeceğini sandım. Ama etmedi. Uzun uzun önüne baktı. “Karım haklı anne… odandan pek çıkmasan daha iyi olur,” dedi. “Ben bu evin peşinatını ödedim,” dedim titreyen sesimle. “Geçmişi konuşmanın alemi yok,” dedi.

Ve o gece geldi. Basit bir tartışmaydı. Yere damlayan bir bardak çay yüzündendi. İncir çekirdeğini doldurmayacak bir sebep. Berna bağırmaya başladı. Gözü dönmüştü. Yılların yorgunluğunu taşıyan bedenimi kolumdan tuttuğu gibi çekiştirdi. Karşı koyamadım. Gücüm yoktu. Belki hevesim de kalmamıştı.

Beni dışarı itti. Hava çok soğuktu. Sokak lambası loştu. Kapı sertçe yüzüme kapandı. Kilit sesini duydum. Kaldırımın kenarına oturdum. Ellerim titriyordu. Derin bir nefes aldım. Ve sonra onu gördüm. Kapının hemen önüne fırlatılan o şeyi. Beklemediğim o şeyi.

Bir adım geri çekilmek istedim. Öfkeden değil. İçime batan o tarifsiz, parçalayıcı acıdan. Çünkü yerde duran şey, sadece eski kıyafetlerimin içine tıkıştırıldığı bir çöp poşeti değildi. Yıllar önce oğlum doğduğunda onu ilmek ilmek işleyerek sardığım, “Asla atmam, torunuma saklıyorum” dediğim o beyaz bebek battaniyesiydi. Üzerine çamurlu ayakkabıyla basılmıştı.

O çamurlu, ezilmiş battaniyeye dokunduğumda, sadece bir kumaş parçasını değil, bütün bir ömrümü, uykusuz gecelerimi, dişinden tırnağından artırdığım yıllarımı tutuyordum. Eğildim. Titreyen parmaklarımla onu yerden aldım. Üzerindeki o pis çamur izini silmeye çalıştım. Silinmedi. Tıpkı az önce kapının ardında bırakılan o nankörlük gibi, bu çamur da kumaşın ta içine işlemişti.

Devamı Sonraki Sayfada….