Tam 20 yıl önce oğlum, gelinim ve küçük torunum bize yaptıkları bir ziyaretin dönüşünde korkunç bir trafik kazası geçirdiler. Arabaları yoldan çıkıp ağaçlara çarpmıştı. O korkunç enkazdan sağ çıkan tek kişi, henüz beş yaşında olan diğer torunum Elif’ti. Herkes buna bir mucize dedi.
Uzmanlar bana ona hiçbir şey sormamamı, o geceyi deşmememi tembihlediler. Ben de öyle yaptım. Üç tabutu toprağa verdikten sonra, elli yaşımdan sonra Elif’e hem anne hem baba oldum. O korkunç geceyi bir daha hiç konuşmadık. “Kötü bir fırtınaydı, kimsenin suçu değildi” diyerek o defteri kapattık. Yıllar geçti; Elif okudu, büyüdü, iş güç sahibi, bağımsız bir genç kadın oldu.
Ancak kazanın 20. yıl dönümü yaklaşırken onda tuhaf değişiklikler fark etmeye başladım. Sessizleşmişti. Akşam yemeklerinde, “Dede, o gece evden tam saat kaçta çıkmışlardı?”, “Polis seninle detaylıca konuştu mu?” gibi garip sorular soruyordu. Kendimi bunun sadece masum bir merak olduğuna inandırmaya çalıştım.
Ta ki geçen pazar gününe kadar… Eve her zamankinden erken geldi. Mantosunu bile çıkarmadan, kapıda öylece duruyordu. Titreyen elleriyle bana katlanmış bir kağıt parçası uzattı.
“Dede,” dedi, sesi titriyordu ama gözleri kararlıydı. “Bunu okuman lazım. Sana bir itirafta bulunmalıyım… O yaşananlar bir kaza değildi!“
Buz kesmiş parmaklarımla kağıdı yavaşça araladım. Okuduğum ilk cümleyle kalbimin teklediğini hissettim. 20 yıldır inandığım her şey koca bir yalan mıydı? O gece o arabada aslında ne olmuştu? Ve en önemlisi, yıllardır benimle aynı evde yaşayan torunum o kağıda ne yazmıştı?
Buz kesmiş parmaklarımla kağıdı yavaşça araladım. Okuduğum ilk cümleyle kalbimin teklediğini hissettim. Yirmi yıldır inandığım, kendimi kabullenmeye zorladığım her şey, o sararmış kağıt parçasının üzerindeki birkaç satırla paramparça oluyordu.
Kağıtta torunumun el yazısı yoktu. Bu, oğlum Ahmet’in el yazısıydı. Ölümünden sadece birkaç saat önce, o fırtınalı gecede benim çalışma masamdan kopardığı antetli bir kağıda karalanmış; aceleci, telaşlı ve titrek harfler…
“Baba, eğer bu notu okuyorsan haklıymışım demektir. Bizi takip ediyorlar. Fırtına umurumda değil, buradan hemen gitmeliyiz. Çocukları alıp karanlığa karışacağım. Olur da bize bir şey olursa, sakın fırtınaya inanma. Çatı katındaki daktilo kutusuna bak. Dosya…”
Cümle yarım kalmıştı. Belli ki apar topar cebine tıkıştırmış, sonra da kimse bulmasın diye gizlemişti.
Gözlerimi kağıttan güçlükle ayırıp Elif’e baktım. Yanaklarından yaşlar süzülüyordu ama yüzünde yirmi yıllık bir yalanı kusmanın, o zehri sonunda dışarı atmanın verdiği acımasız bir rahatlama vardı. “Bunu… bunu nereden buldun?” diye fısıldayabildim. Sesim bana ait değilmiş gibi çatallı ve yabancıydı. Boğazımda cam kırıkları varmış gibi hissediyordum.
“Annemin o gece taktığı, kazadan sonra bana verilen ve yıllarca odamdaki çekmecede duran o kolyeyi hatırlıyor musun?” dedi yutkunarak. “Geçen hafta, ölüm yıl dönümleri yaklaşırken takmak istedim. Klipsi bozuktu, mahalledeki saatçiye götürdüm. Arka kapağının aslında ince bir menteşeyle açılan gizli bir bölme olduğunu orada öğrendik. Bu kağıt parçası… Babam onu katlayıp annemin madalyonunun içine sıkıştırmış dede.”
Oturma odasının duvarları üzerime doğru gelmeye başladı. Yıllardır zihnimin en derin köşesine gömdüğüm o gece bir bir canlandı gözümde. Oğlumun tedirgin halleri, sürekli pencereye gidip sokağı kontrol etmesi, hava durumu bültenindeki şiddetli fırtına uyarısına rağmen “Evde halletmem gereken çok acil işler var” diyerek eşini ve çocuklarını apar topar arabaya bindirişi… Gelinimin gözlerindeki o gizleyemediği korku. Ben onların sadece yola çıkacakları için gergin olduklarını sanmıştım. Meğer oğlum o gece o kapıdan çıkarken, peşine ölümü takarak çıkmış.
“Sadece bu kadar da değil,” dedi Elif, yanımdaki eski berbere çökerek. Elleriyle yüzünü kapattı, derin, titrek bir nefes aldı. “Biliyorsun, hukuk bürosunda çalışıyorum. Bu notu bulduktan sonra, ofisteki veri tabanını kullanarak o dönemin eski polis kayıtlarına, kapatılmış davalara ve sigorta raporlarına gizlice girdim. Bize söylenen her şey… Fırtına yüzünden kayganlaşan yol, direksiyon hakimiyetinin kaybedilmesi, şarampole yuvarlanma… Hepsi, dosyayı çabucak kapatmak için uydurulmuş kılıflarmış.”
Gözlerimi ondan alamıyordum. Yirmi yıl boyunca Tanrı’nın bana bağışladığı bir mucize olarak gördüğüm torunum, şimdi o mucizenin altındaki kapkara gerçeği keskin bir neşter gibi deşiyordu
Devamı Sonraki Sayfada….