Yetmiş iki yıllık bedenim, bu ihanetin ağırlığını taşıyamayacak kadar yorgundu. Sokağın başından esen ayaz, ince hırkamın içinden geçip kemiklerime kadar işliyordu ama üşüdüğümü hissetmiyordum. İnsanın içi yanarken dışı üşümezmiş, o gece anladım.
Nereye gidecektim? Kimi arayacaktım? Cebimde ne bir telefonum, ne de birkaç kuruştan fazla param vardı. Sadece üzerimdeki kıyafetler ve göğsüme bastırdığım o kirli bebek battaniyesi. Yavaşça yürümeye başladım. Adımlarım beni nereye götürürse oraya. Sokak lambalarının cılız ışıkları altında, kendi gölgem bile bana yabancı görünüyordu.
Bir süre yürüdükten sonra köşedeki o eski otobüs durağına sığındım. Tahta bank buz gibiydi. Oturdum. Dizlerimi karnıma doğru çektim. Gözümden akan yaşlar yanaklarımda soğuyor, rüzgar vurdukça yüzümü kesiyordu. Oğlumun o ruhsuz bir tonda “Geçmişi konuşmanın alemi yok” derkenki boş, hissiz gözleri gitmiyordu aklımdan. Ben onu böyle mi yetiştirmiştim? Benim ona verdiğim helal lokmalar, kendi boğazımdan kestiğim ekmekler, onun kalbini nasıl bu kadar taşa çevirmişti?
Saatler geçti. Gece yarısını çoktan devirmiştik. Birkaç araba hızla geçip gitti önümden. Kimse durup da “Teyze bu saatte, bu soğukta burada ne yapıyorsun?” demedi. Dünya, kendi evladının bile sokağa attığı bir kadına neden merhamet etsindi ki?
Ta ki o eski, boyası dökülmüş Murat 131 araba durağın önünde yavaşlayana kadar. İçinden genç bir adam indi. Üzerinde bir fırının beyaz ama una bulanmış önlüğü vardı. Belli ki gece mesaisinden dönüyordu. Bana doğru tereddütle yaklaştı. “Teyze?” dedi şaşkınlıkla. “İyi misin? Donacaksın burada.” Başımı kaldırdım. Konuşacak mecalim yoktu. Sadece titriyordum.
Adam halimi görünce bir saniye bile düşünmedi. Arabanın arka kapısını açtı, üzerindeki kalın montunu çıkarıp omuzlarıma örttü. “Gel,” dedi şefkatle. “Gel, seni bu halde bırakmam. Annem evde, soba da yanıyordur şimdi. Sıcak bir çay içersin, sabah olunca ne derdin varsa hallederiz.”
Beni, o hiç tanımadığım, adını bile bilmediğim fırıncı adamın külüstür arabasına bindiren şey, içimde kalan o son damla yaşama tutunma çabasıydı. On beş dakika sonra küçük, rutubet kokan ama sobanın çıtır çıtır yandığı o gecekondudaydık. Adamın annesi, benim yaşlarımda, nur yüzlü bir kadındı. Gecenin o saatinde kapısında beliren bu yabancıyı hiç yadırgamadı. Sanki yıllardır beni bekliyormuş gibi kollarını açtı. Ellerimi avuçlarının arasına aldı, ovuşturarak ısıtmaya çalıştı. Bana bir tas sıcak tarhana çorbası verdi.
O gece o derme çatma divanda, o yabancıların evinde uyurken bir şey fark ettim. Ben aslında o lüks evin kapısından sokağa atıldığım an evsiz kalmamıştım. Ben evsizliğimi, evladımın gözündeki o merhamet ışığı ilk söndüğünde, gelinim bana ilk kez saygısızlık yaptığında ve oğlum buna sustuğunda yaşamıştım. O kapı yüzüme kilitlendiğinde, aslında bitmiş ve çoktan çürümüş bir yalanın içinden atılmıştım sadece.
Ertesi sabah uyandığımda içimde tuhaf bir hafiflik vardı. Korkmuyordum artık. Oğlumun o sözde lüks kapısına geri dönmeye niyetim yoktu. Devletin bana bağladığı üç kuruşluk o dul maaşımla, gerekirse bir oda bir salon eski bir ev tutar, kendi yağımda kavrulurdum.
Nitekim öyle de yaptım. O iyi insanların da yardımıyla küçük bir eve yerleştim. Kendi çayımı kendi demlediğim, kendi televizyonumun sesini istediğim kadar açtığım o küçük, huzurlu krallığımı kurdum.
Aylar sonra oğlum beni buldu. O yaşadığım küçük ama huzurlu kiralık evin kapısına geldiğinde, yüzünde çaresiz bir pişmanlık maskesi vardı. “Anne,” dedi boynu bükük bir şekilde. “Berna’yla ayrılıyoruz. Ev huzursuz… Tükendik. Seni çok aradım… Dön hadi, o ev senin hakkın.”
Kapının eşiğinde durdum. Gözlerinin içine uzun uzun baktım. O gece bana “Geçmişi konuşmanın alemi yok” diyen adam, şimdi benden onun geleceğini onarmamı istiyordu. Gülümsedim. Ama bu gülümsemede ne bir sevgi, ne de bir affediş vardı.
“Geçmişi konuşmanın alemi yok oğlum,” dedim usulca. “O kapı o gece sadece benim üzerime kapanmadı, benim içimdeki anneye de kapandı.”
Kapıyı yavaşça yüzüne kapattım. Tıpkı onun o dondurucu kış gecesi bana yaptığı gibi. Ama büyük bir farkla. Benim kapımın dışında kalan şey, çöpe atılmış bir bebek battaniyesi değil, merhametini kendi elleriyle boğmuş, dünyada yapayalnız kalmış bir adamdı. Ve ben, yetmiş iki yaşımda, evlat diye büyüttüğüm o yabancıyı kapının ardında bırakırken, hayatımda ilk defa nefes aldığımı hissettim.