GENÇLİK YILLARIMDAN KALMA KISA BİR KARŞILAŞMANIN ONLARCA YIL SONRA BU KADAR ÖNEMLİ OLACAĞINI HİÇ TAHMİN ETMEZDİM. SONRA, SIRADAN BİR SABAH, GEÇMİŞİM HİÇ BEKLEMEDİĞİM BİR ŞEKİLDE ÇIKAGELDİ.
İkizlerimi kucağıma aldığımda henüz 17 yaşındayım.
O yaşta meteliksiz, bitkin ve her günü zor çıkarır haldeydim; yine de beni kurtarabilecek tek şeymiş gibi okula ve onur öğrencisi olmaya sımsıkı sarılıyordum.
Ailem ise öyle düşünmüyordu.
Her şeyi mahvettiğimi söylediler. Kendi başımın çaresine bakmam gerektiğini belirttiler. Birkaç gün içinde ne bir yardımım ne de kalacak bir yerim vardı.
1998 yılının Kasım ayına gelindiğinde; dersler, iki yeni doğmuş bebek ve bulabildiğim her türlü iş arasında mekik dokuyordum. Çocukların babası bebekleri aldırmamı istediği için hayatımızda yoktu. Çoğu gece üniversite kütüphanesinde geç vardiyada çalışıyordum
Kızlarım, Leyla ve Mine, ikinci el aldığım eski bir askıda göğsüme sarılı dururlardı.
Hazır çorba ve kampüs kahvesiyle hayatta kalıyordum. Bu bir plan değil, sadece yaşama mücadelesiydi.
O kader gecesi, işten çıktığımda İstanbul’da bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu.
Cebimde sadece 10 liram kalmıştı. Otobüs parası ve ekmek için yeterliydi; eğer idareli kullanırsam üç gün daha hayatta kalabilirdim.
Elimde ucuz bir şemsiyeyle kütüphaneden çıktım, kızlar ıslanmasın diye askıyı düzelttim. İşte o an onu gördüm.
Yolun karşısındaki paslanmış bir sundurmanın altında yaşlıca bir adam oturuyordu. Kıyafetleri sırılsıklam olmuştu. Kimseden bir şey istemiyordu. Başını bile kaldırmıyordu.
Sadece orada oturmuş, izlemesi bile insanın canını yakacak kadar şiddetli titriyordu.
Bu hissi iyi biliyordum.
Ve kendime engel olamadan karşıya geçtim.
Hiç düşünmeden parayı cebimden çıkardım ve eline tutuşturdum.
“Lütfen… sıcak bir şeyler al.”
O zaman başını kaldırdı, bana gerçekten baktı.
Ve nedense, “Adın ne?” diye sordum.
Bir duraksama oldu.
Sonra sessizce, “Arif,” dedi.
Başımı salladım.
“Ben Nuran,” diye ekledim ve soyadımı da söyledim. Arif’in görebilmesi için hafifçe eğilerek ikizlerimi tanıştırdım. Unutmak istemiyormuş gibi adımı bir kez tekrarladı.
“Nuran.”
O gece otobüse binmek yerine, kızlarım ıslanmasın diye onlara sıkıca sarılarak yağmurun altında eve kadar üç mil yol yürüdüm.
Eve vardığımda ayakkabılarım sırılsıklam, ellerim uyuşmuştu.
Orada durup boş cüzdanıma baktığımı hatırlıyorum.
Ne kadar aptal olduğumu düşünüyordum.
Bir hata yaptığımı…
Ve iyilik yapacak lüksümün olmadığını.
Sonraki birkaç yıl kolay geçmedi.
Öğleden sonraları bir lokantada, geceleri ise kütüphanede çalışıyordum. Kızlar ne zaman uyursa ben de o zaman uyuyordum ki bu pek sık olmuyordu.
Apartmanımızda her şeyi değiştiren bir kadın vardı: Pakize Teyze.
“Vardiyan olduğunda o bebekleri bana bırak,” dedi bir öğleden sonra.
Ona ödeme yapmaya çalıştım.
Pakize Teyze başını salladı. “Sen okulunu bitir. Bu yeterli.”
Ben de öyle yaptım; yavaş yavaş, her seferinde tek bir ders vererek.
Leyla ve Mine o küçük, eski apartmanda büyüdüler; sonra bir başkasına geçtik, küçük bir firmada idari destek işi bulduktan sonra ise biraz daha iyi bir yere.
Kolay değildi.
Ama bir süreliğine bu yeterli gelmişti.
Aradan yirmi yedi yıl geçti. Şimdi 44 yaşındayım. Kızlarım büyüdü.
İki yıl önce, bir şekilde hayat beni yine dibe çekmenin bir yolunu buldu.
Mine 25 yaşındayken ciddi bir hastalığa yakalandı. Küçük bir şeyle başladı, sonra büyüdü.
Doktor randevuları operasyonlara, operasyonlar ise bitmek bilmeyen faturalara dönüştü.
Daha uzun saatler çalıştım, ek işler aldım ve her şeyden kıstım.
Ama yine de yetmiyordu.
Yine boğuluyordum.
Devamı Sonraki Sayfada……