Karımla beş yıllık mutlu bir evliliğimiz vardı, o gün kucağıma ilk çocuğumuzu vermişlerdi… ama hastane odasında, kundağı aralayıp bebeğin yüzüne baktığımda, ağzımdan çıkan o tek cümle bütün hayatımızı darmadağın etti.
34 yaşındayım. Yeni baba olmuş çoğu erkek bu anlarda kutlamaları, bebeğinin kime benzediğini ya da uykusuz geçecek geceleri düşünür. Karısından şüphelenmeyi değil. Hele bebeğini ilk kucağına aldığı an bir DNA testi istemeyi hiç değil. Ama benim başıma gelen tam olarak buydu.
Adı Ceren. Dışarıdan hayatımıza bakan herkes neredeyse aynı şeyi düşünürdü: Kusursuz bir çift. Bazıları bunu açık açık söylerdi. “Siz birbiriniz için yaratılmışsınız.” Bazıları daha üstü kapalıydı ama bakışları o hayranlığı anlatıyordu. Kendi annem bile hep onu överdi. “Evliliğin kıymetini bilen, pırlanta gibi bir kız.”
Belki haklıydılar. Ya da kapalı kapılar ardında dönenleri bilmiyorlardı.
Ceren’le üniversitede tanışmıştık. Her şey şeffaftı, yalansızdı. En azından ben öyle sanıyordum. Ta ki o hamile kalmadan birkaç ay öncesine kadar. O şirkette yeni bir pozisyona geçmesiyle her şey değişti. Bitmek bilmeyen mesailer. Gecenin bir yarısı gelen ve telefonu ters çevirmesine neden olan o sessiz mesajlar. “Sadece iş,” diyordu. “Yeni müdür çok talepkar.” İnandım. Ya da inanmak kolayıma geldi.
Sonra hamilelik haberi geldi. Çok sevinmiştim. Bütün şüphelerimi, o içimi kemiren kuruntuları bir kenara itip sadece ailemize odaklanmaya karar verdim. Ne kavgaya vaktim vardı. Ne de telefonunu karıştırmaya. Sadece doğacak oğlumuzu bekliyordum.
Doğum günü aniden geldi. Zorlu bir bekleyişti. Hastane koridorunda saatlerce volta attım. Sonunda hemşire kapıda belirdi. Oda hazırdı. Işık loştu. Ceren yatakta bitkin halde yatıyordu. Gergindi. Ben de öyleydim. Belki daha da fazla.
Kapıyı kapattım ve yavaşça yanına yaklaştım. Uyuyan o küçük bedeni kucağıma aldım. Ellerim titreyerek kundağın kenarını araladım. Derin bir nefes aldım. Ve sonra onu gördüm. Bebeğin yüzündeki o detayı. Asla beklemediğim o şeyi.
Bir adım geri çekildim. Mutluluktan değil. İçimde aylardır uyutmaya çalıştığım o şüphenin tokat gibi yüzüme çarpmasından. Çünkü kucağımda tuttuğum bu bebek, benim genlerimi taşıyan, bana ait bir parçaya hiç benzemiyordu. Onda, aylardır fotoğraflarda gördüğüm, ismini duymaktan nefret ettiğim o “talepkar müdürün” sarsıcı izleri vardı.
Oda ölüm sessizliğine büründü. Bebeği usulca hastane beşiğine bıraktım. Bana korku dolu gözlerle bakan Ceren’e döndüm. Ve o dondurucu kelimeler dudaklarımdan döküldü: “DNA testi istiyorum.” Ceren başını eğdi. Sanki o cümleyi kuracağımı çok iyi biliyordu…
Sessizlik, kalp monitörünün ritmik bip sesleriyle bölünüyordu sadece. Ceren’in rengi, yattığı beyaz hastane çarşaflarından farksızdı. Gözlerini benden kaçırıp yatağın kenarındaki serum hortumuna dikti. “Ne… ne diyorsun sen?” diyebildi nihayet. Sesi o kadar cılız ve kırılgandı ki, bir an için onun adına üzülecek gibi oldum.
Ama kundağın içinde mışıl mışıl uyuyan bebeğe kaydı gözüm. Benim kumral saçlarım, ela gözlerim, benim aileme has o geniş çene yapım… Hiçbiri yoktu. Bebek kapkara, gür saçlarla doğmuştu. Ve o burun yapısı, o belirgin elmacık kemikleri… Şirket yemeklerinde uzaktan gördüğüm, Ceren’in telefon ekranına her düştüğünde mideme kramplar girmesine sebep olan o adamın, Hakan’ın minyatürü gibiyd
Devamı Sonraki Sayfada…..