14 Yaşındaki Oğlum Komşumuzun Çitini Onardı…

“Benim asıl adım Nusret değil. Bütün geçmişim, size anlattığım o sıradan emekli hayatı hikayesi koca bir yalandan ibaretti. Yıllar önce, sınırların çok ötesinde faaliyet gösteren son derece acımasız ve tehlikeli bir yeraltı organizasyonunun baş muhasebecisiydim. Onların en karanlık sırlarını, kanlı paralarının izini süren kara kaplı defterlerini ele geçirdiğimde, peşime düşeceklerini çok iyi biliyordum. Her şeyimi, bütün kimliğimi silip bu sessiz sokağa, tam sizin yanınıza sığındım. Hiç kimseyle göz teması bile kurmadım, dikkat çekmemek için adeta bir hayalet gibi yaşadım. Ta ki dünkü fırtınaya kadar.”

Mektubun bu noktasında nefes alışverişim giderek hızlandı. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi şiddetle çarpıyordu. Bizim zararsız, kimsesiz sandığımız komşumuz, aslında uluslararası bir suç şebekesinden kaçan kilit bir isimdi! Ve benim hiçbir şeyden habersiz, masum oğlum, bütün gününü o adamın evinin sınırında geçirmişti. Tehlike dün ensemizde, sadece bir nefes mesafesi kadar yakınımızdaymış.

Satırlar giderek daha da sarsıcı bir hal alıyordu: “Fırtına çitleri yerle bir ettiğinde, bahçemin tam sınırına gömdüğüm gizli çelik kasamın üzerindeki toprak da kaymış ve açığa çıkmıştı. Oğlunuz dün bana yardım etmek için masumca çekiç sallarken, sokağın başındaki siyah camlı, plakasız bir aracın saatlerce bizi izlediğini fark ettim. Beni bulmuşlardı. Eğer dün gece o evde kalmaya devam etseydim, o tehlikeli adamlar gece yarısı kapımı kıracak ve kim bilir belki de size, o güzel çocuğunuza zarar vereceklerdi. Sırf siz güvende olun, o adamların dikkati sizin üzerinize çekilmesin diye, gece karanlığında onlara bilerek görünerek evden uzaklaştım. Şu an muhtemelen peşimdeler. Merak etmeyin, ben eski bir kurdum, beni öyle kolay kolay tuzağa düşüremezler. Ancak bu eve, o sokağa bir daha asla dönemem. Kerem’e söyleyin; dün çitleri boyarken ‘üçüncü direğin’ altına çok dikkat etsin. Oraya, onun emsalsiz iyiliğinin karşılığı olan küçük bir teşekkür bıraktım. Elveda.”

Kağıdı polise geri uzatırken dizlerimin bağı tamamen çözülmüştü. Verandadaki ahşap direğe tutunarak ayakta kalmaya çalıştım. “Ben… Yemin ederim hiçbir şey bilmiyordum,” diyebildim zar zor. Memur, mektubu dikkatlice şeffaf bir delil poşetine koyarken yüzündeki sert ifade bir nebze olsun yumuşamıştı. “Adamın uluslararası düzeyde kırmızı bültenle arandığını tespit ettik. Gece yarısı evden çıkıp izini kaybettirmiş. Sokak kameralarında siyah bir aracın onu takip ettiği görülüyor. Sizin şu an için bir tehlike altında olmadığınızı düşünüyoruz ama bir süre sokağın başında bir ekip otosu bekleyecek,” dedi.

Polisler uzaklaştıktan sonra kapıyı kilitleyip sırtımı duvara yasladım. O an merdivenlerin başında bir hareketlilik oldu. Oğlum, gözlerini ovuşturarak ve pijamalarıyla aşağıya iniyordu. “Anne? Neler oluyor, polislerin burada ne işi vardı?” diye sordu kalınlaşmaya başlamış ergen sesiyle. Gözyaşlarıma hakim olamayarak ona sıkıca sarıldım. Onu karşıma alıp, komşumuzun aslında kim olduğunu ve bizi korumak için kendi hayatını nasıl tehlikeye attığını anlattım. Gözleri kocaman açıldı. Sonra birden mektuptaki o gizemli detayı hatırladım. “Üçüncü direk,” diye mırıldandım aceleyle. “Mektupta, çiti boyarken üçüncü direğin altına bakmanı söylemiş!”

Oğlumun yüzünde bir aydınlanma yaşandı. “Dün bana boya kurumadan özellikle üçüncü direğe hiç dokunmamamı tembihlemişti! Oranın ahşabının çürük olduğunu söylemişti, ben de o tarafa hiç geçmedim,” dedi heyecanla. İkimiz de üzerimizi bile değiştirmeden aynı anda arka bahçeye koştuk. Sabahın serin rüzgarı yüzümüze çarparken, yeni onarılmış taze boyalı çitlere yaklaştık.

Bir… İki… Ve üç. Üçüncü direk diğerlerinden tamamen farksız görünüyordu. Kerem hemen dizlerinin üzerine çöküp direğin alt kısmındaki yumuşak toprağı geniş elleriyle eşelemeye başladı. Sadece birkaç karış kazdıktan sonra, parmakları sert bir cisme çarptı. Bu, su geçirmez kalın bir brandaya sıkıca sarılmış, oldukça ağır bir metal kutuydu. Kutuyu toprakların arasından çekip çıkardık ve nefes nefese eve getirdik.

Mutfak masasının üzerine koyduğumuz kutunun üzerinde bir şifre yoktu, sadece ağır bir mandalla kapatılmıştı. Kapağı yavaşça açtığımızda ikimiz de olduğumuz yerde donup kaldık. Kutunun içi ağzına kadar doluydu. İçerisinde, üzerinde yabancı amblemler bulunan birkaç adet hesap cüzdanı, kalın banknot balyaları ve küçük, beyaz bir zarf duruyordu.

Zarfın üzerinde sadece oğlumun adı yazıyordu. Kerem titreyen elleriyle zarfı açtı. İçinden çıkan küçük notta şu son sözler dökülmüştü: “Benim aslan oğlum. Bu dünyadaki karanlık adamlar yüzünden ben kendi evladımı yıllar önce kaybettim. Dün bana gösterdiğin o tarifsiz şefkat, yorulmak bilmeden benim için ter dökmen, bana kırk yıl sonra yeniden bir babaymışım gibi hissettirdi. Benim ömrüm karanlıklarda, gölgelerde saklanmakla geçti, benim için artık çok geç. Ama senin önünde pırıl pırıl, aydınlık bir gelecek var. Bu kutudakiler, senin en iyi okullarda eğitim görmen ve o güzel kalbini tüm dünyaya taşıman için. Lütfen benim gibi karanlıkta saklanma, hep o dünkü gibi ışık saçan bir genç ol. Beni unutma.”

O sabah mutfak masasının başında birbirimize sarılıp uzun süre ağladık. O yaşlı adam, sırf bize zarar gelmesin diye kendini aslanların önüne atmış, giderken de oğlumun tüm hayatını garanti altına alacak bir mucize bırakmıştı. O günden sonra ondan bir daha hiç haber alamadık. Gazetelerde veya haberlerde tek bir satır bile geçmedi. Ama biz, o üçüncü ahşap direği bahçemizin en güzel köşesinde, bir anıt gibi saklamaya devam ettik. Çünkü o direk; iyiliğin, karşılıksız şefkatin ve genç bir çocuğun saf kalbinin, en karanlık geçmişleri bile nasıl aydınlatabileceğinin dünyadaki en somut kanıtıydı.

1 2