Ölen Kocamın Hayatta Olduğunu Kızımın Kuafördeki Çığlığıyla Öğrendim

Kapalı tabut… O an zihnimde şimşekler çaktı. Kazanın şiddetinden dolayı bedeni tanınmaz hale geldiği söylenmişti. Sadece kayınvalidem Şükran Hanım ve Can’ın en yakın arkadaşı onu morgda teşhis etmiş, beni o manzaradan “korumak” için içeri girmeme kesinlikle izin vermemişlerdi. O gün, acıdan uyuşmuş bir halde onlara güvenmekten başka bir şey düşünememiştim. Peki ya bana yalan söyledilerse? Mantığım bana bunun sadece travma sonrası babasız büyüyen bir çocuğun hayal dünyası olduğunu, yaşlı bir kadının ise torununu avutmak için uydurduğu masum ama tehlikeli bir yalan olduğunu söylüyordu. Ama ya değilse?

O gece sabaha kadar gözümü kırpmadım. Zihnimde dönüp duran ihtimaller çıldırmama ramak bırakmıştı. Telefonumu alıp Şükran Hanım’ı aramayı, ona bağırıp çağırarak gerçeği sormayı çok istedim. Ama parmağım ‘Ara’ tuşuna her gittiğinde geri çekildim. Eğer ona sorarsam inkar eder, beni delirmekle suçlar ve belki de Elif’in gördüğü o kişiyi -her kimse- tamamen ortadan kaybederdi. Gerçeği kendi gözlerimle görmeliydim.

Ertesi gün cumartesiydi; Elif’i her hafta sonu olduğu gibi babaannesine bırakma günü. Planım basitti. Onu her zamanki gibi kapıdan bırakacak, işe gittiğimi söyleyip arabayla uzaklaşacak, ancak arka sokaktan dönüp evin bahçesini gören o küçük tepeye gizlenecektim. Sabah Elif’i hazırlarken kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi atıyordu. Saçlarını tararken bu kez hiç itiraz etmedi, aksine yüzünde gizli bir neşe vardı. “Saçlarımı kesmediğin için teşekkür ederim anne,” dedi usulca. Sadece yutkunabildim ve onu alnından öptüm.

Şükran Hanım’ın evine vardığımızda, kapıyı her zamanki o donuk, soğuk ve mesafeli ifadesiyle açtı. Gözlerimi kaçırarak sıradan davranmaya çalıştım. Beni bir an önce başından savmak ister gibi bir hali vardı. “Tamam kızım, biz ilgileniriz sen işine bak,” diyerek kapıyı adeta yüzüme kapattı. Arabama bindim, sokağın sonundan dönüp arabayı ağaçlık bir alana park ettim. Evin büyük, etrafı yüksek duvarlarla çevrili arka bahçesini net bir şekilde gören, yan taraftaki boş arazideki eski bir deponun arkasına saklandım.

Bekleyiş başladı. Bir saat, iki saat… Sadece kuş sesleri ve ara sıra esen rüzgarın yapraklarda çıkardığı hışırtı vardı. Tam pes edip kendime “Sen aklını kaçırdın, küçük bir çocuğun hayaline inandın” diyerek oradan ayrılmak üzereydim ki, bahçe kapısının gıcırtısını duydum.

Elif elinde en sevdiği peluş tavşanıyla bahçeye, devasa ceviz ağacının altına doğru koştu. Hemen arkasından Şükran Hanım belirdi. Etrafı kolaçan eder gibi sokağa doğru uzun uzun baktı, sonra başını sallayarak tekrar içeri girdi ve kapıyı sıkıca kapattı.

Birkaç saniye sonra, kalbimi tekleten o an yaşandı. Bahçenin en arka tarafında, yıllardır kullanılmayan eski, döküntü müştemilatın kapısı yavaşça aralandı. Önce koyu renkli bir ceket, ardından uzun boylu, omuzları hafif düşük bir silüet dışarı çıktı. Adım atış şekli… O tanıdık, ağır ağır yürüyüş… Nefes almayı unuttum. Dürbünmüş gibi ellerimi yüzüme siper ederek, gözlerimi kırpmadan bakıyordum. Adam, ceviz ağacının gölgesinden çıkıp güneşin aydınlattığı alana doğru yürüdüğünde dünya etrafımda dönmeye başladı.

Yüzü biraz daha çökmüş, elmacık kemikleri belirginleşmiş, sakalları uzamış ve şakaklarına karlar yağmıştı ama o’ydu. Yıllardır her gece rüyalarımda gördüğüm, kokusunu yastığımda aradığım, soğuk mezar taşına kapanıp deliler gibi ağladığım kocam Can… Kanlı canlı karşımda duruyordu.

Elif neşeyle çığlık atarak koşup adamın bacaklarına sarıldı. Can eğildi, onu kucakladı ve havaya kaldırdı. Uzaktan adamın gülüşünü görebiliyordum. O tanıdık, içimi titreten gülüş… Ama şimdi o gülüş, ruhumu donduran bir ihanetin sembolüydü. Yaşıyordu! Üç yıl boyunca beni, bizi bu cehennemin ortasında yapayalnız bırakmıştı. Neden ölü taklidi yapmıştı? Kendi annesi bu iğrenç, kan dondurucu oyunun neresindeydi ve neden ona yardım ediyordu?

Gözyaşlarım yanaklarımdan sel olup akarken içimde alevlenen öfke, bir yanardağ gibi patlamaya hazırlanıyordu. Ayaklarım benden bağımsız hareket etmeye başladı. Saklandığım yerden fırladım. Çalıları, engelleri nasıl aştığımı bilemeden, kilitli olmayan demir bahçe kapısına doğru adımladım. Artık içimde zerre kadar korku ya da hüzün yoktu; sadece yılların çalınan hesabını sorma arzusu vardı.

Bahçe kapısını omuz atarak büyük bir gürültüyle açtığımda, metalin çıkardığı sarsıcı sesle ikisi de bana doğru döndü. Can’ın yüzündeki o şaşkınlık, o mutlak dehşet ifadesini, Elif’i telaşla yere indirirken geriye doğru attığı o sarsak adımı gördüm. Göz göze geldiğimiz o saniyede zaman durdu. Dudaklarımdan, bütün bu yalan imparatorluğunu başlarına yıkacak şu kelimeler döküldü:

“Mezarında kim yatıyor, Can?”

1 2