Güvenlik görevlisinin beni aradığında sesi titriyordu. “Hanımefendi, hemen üçüncü kata gelmeniz gerekiyor.”
Yedi aylık hamileydim; kadın doğum kliniğinden çıktığımda hâlâ elimde kızımın ultrason görüntüsünü tutuyordum. Sadece on dakika önce, ekranda onun o küçücük profilini izlemiş, doktorun her şeyin mükemmel göründüğünü söyleyen rahatlatıcı sesini dinlemiştim. Otoparka vardığımda ise o mükemmellik hissi tamamen yok olup gitmişti.
Gümüş rengi arazi aracım sanki bir grup saldırgan tarafından paramparça edilmiş gibiydi. Bütün camlar tuzla buz olmuştu. Dört lastik de patlatılmıştı. Ön camdan aşağı kan gibi kırmızı boyalar süzülüyordu. Birisi kaputun üzerine kelimeleri öyle derin kazımıştı ki metalin kenarları kıvrılmıştı. Yuva Yıkan. Bebek Tuzağı. O Benim.
Bir an için nefes almayı unuttum. Sonra gözlerim arkadaki bebek koltuğuna takıldı. Ya da ondan geriye kalana.
Süngerleri darmadağın edilmişti. Kemerleri kesilmişti. Bunu yapan her kimse sadece beni korkutmak istememişti; henüz doğmamış kızıma da bir mesaj göndermek istemişti. Dizlerimin bağı çözüldü ama güvenlik görevlisi dirseğimden tutup beni bir sandalyeye oturttu. Bebeğim karnımda, sanki korkumu hissetmiş gibi sert ve telaşlı tekmeler atıyordu. İki elimle karnıma bastırıp fısıldadım: “Özür dilerim.”
Dakikalar içinde iki polis memuru geldi. Komiser Selin Yılmaz önümde diz çöktü; önce karnıma, sonra harabeye dönmüş arabaya baktı ve yüzü buz kesti. “Bu rastgele yapılmış bir şey değil,” dedi. “Bunu kimin yaptığını biliyor musunuz?” Hayır demek istedim. Kötü şeylerin arkasında bir isim olmadan gerçekleştiği o yumuşak, aptal alanda kalmak istedim. Ama içimin derinliklerinde zaten biliyordum. Kocamın asistanının aylardır bana, sanki kendi hayatıma ait değilmişim gibi baktığını hissediyordum. Demir’in benden uzaklaştığını hissetmiştim. Geç saatteki toplantıların, aniden konulan şifrelerin, akşam yemeğindeki sessizliğin arkasında başka bir kadın olduğunu biliyordum.
devamı sonraki sayfada…