“Evet, bisiklet,” dedi teyze büyük bir gururla. “Her gün, o sınır kapısına geldiğimde altımda farklı bir bisiklet vardı. Hepsi o kadar eski, o kadar döküntü görünüyordu ki, hiçbirinizin aklına o külüstürlerin aslında benim asıl malım olduğu gelmedi. Siz benim getirdiğim o ağır kum çuvalıyla boğuşurken, ben her gün sınırı yepyeni bir bisikletle geçiyordum. Sınırın diğer tarafında, bisikletleri parçalayıp yedek parça olarak veya toparlayıp ikinci el olarak satan bir tanıdığım vardı. O bana çalıntı veya kaçak bisikletleri temin eder, ben o döküntüleri her sabah o gümrük kapısından geçirirdim. Kumu oraya döküp boş çuvalla ve cebimde günlük yevmiyemle akşam otobüse biner, kendi tarafıma geri dönerdim. Ertesi sabah, yine gidonu eğri, pedalı gıcırdayan ‘başka’ bir bisiklet ve yeni bir kum çuvalıyla karşınızda olurdum.”
Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Koca bir gümrük teşkilatı, eğitimli köpekler, X-ray cihazları, kimya laboratuvarları, kelli felli müdürler, tecrübeli amirler… Hepimiz, ama hepimiz bu yaşlı, beli bükük teyzenin hazırladığı o kusursuz illüzyonun içine düşmüştük. Bize şüphelenmemiz için bir hedef vermişti: Kum. Ve biz o kumu incelerken, o asıl malı, yani bisikletleri kelimenin tam anlamıyla bacaklarının arasında, gözümüzün içine baka baka sınırın ötesine geçirmişti.
Kafamın içinde o yıllar, o sabahlar bir film şeridi gibi akıp gitmeye başladı. Gerçekten de, teyze her sınırı geçtiğinde onu yürüyerek geri dönerken hiç görmemiştim. Bisikletleri ne yaptığına, o döküntüleri nerede tamir ettirdiğine hiç dikkat etmemiştik çünkü bizim için tek mesele o çuvalın içindeki gri kum taneleriydi. Bisiklet, sadece o çuvalı taşıyan bir araçtı gözümüzde, asıl amaç değil.
Sokağın ortasında, etraftaki insanların şaşkın bakışlarına aldırmadan büyük bir kahkaha patlattım. Bu öyle bir kahkahaydı ki, içinde hem yılların mesleki kibrinin yıkılışı, hem büyük bir aydınlanma, hem de karşımdaki bu muazzam zekaya duyduğum derin saygı vardı.
“Sen… Sen inanılmaz birisin,” diyebildim gülmekten yaşaran gözlerimi silerken. “Bizi mahvettin. Koca bir teşkilatı parmağında oynattın.”
Teyze de benimle birlikte kıkırdadı. “İnsanların doğası böyledir evladım,” dedi yumuşak bir sesle. “İnsanlar, gözlerine sokulan gizeme o kadar kapılırlar ki, asıl gerçeği, o apaçık ortada duran, en sıradan şeyi görmeyi unuturlar. Ben size sadece görmek istediğiniz şeyi verdim: Gizemli bir kum çuvalı.”
Teyze, o paslı, döküntü bisikletinin gidonunu tekrar kavradı. Yavaş adımlarla yürümeye hazırlanırken bana son bir kez dönüp gülümsedi. “Kendine iyi bak gümrükçü bey. Ve sakın üzülme… Bu hayatta bazen en büyük hileler, en masum görünen yüzlerin arkasında saklıdır.”
O, dar sokağın taşlı yollarında, bisikletinin o tanıdık gıcırtılı sesleriyle ağır ağır gözden kaybolurken, ben olduğum yerde çakılı kalmıştım. Yıllarca aradığım, peşine düştüğüm, laboratuvarlarda uykusuz kalarak çözmeye çalıştığım o büyük sır, aslında her sabah elimi sürdüğüm, kenara ittiğim, “Şu külüstürü kenara çek teyze” dediğim o demir yığınının ta kendisiydi.
Emekliliğimin en büyük hediyesini, o küçük kasaba sokağında, beli bükük bir teyzenin bisikletinin gıcırdayan pedallarından almıştım. Hayat, gerçekten de nereye baktığından çok, neyi görmeyi reddettiğinle ilgiliydi.