Her Gün Sınırda Bisikletiyle Kum Taşıyan Yaşlı Kadını Defalarca Aradım

Sınır kapısında görevli bir gümrük memuruydum. Her gün, kapı açılır açılmaz aynı yaşlı teyze, gidonu eğri, pedalları gıcırdayan eski püskü bisikletiyle sınır kapısına gelirdi. Bisikletinin ön sepetinde ise her zaman sağlam ve düzgünce bağlanmış bir çuval kum olurdu.

Başlarda ona pek dikkat etmedim. Sınırdan gelip geçen bir sürü tuhaf insan vardı sonuçta. Ama her Allah’ın günü o aynı kum çuvalıyla gelmeye başlayınca kafamda deli sorular dönmeye başladı. Çuvalı her seferinde didik didik arıyordum. Kumu yere döküyor, çuvalın dibini yokluyor, gizli bir bölme arıyordum. Ama yok, sadece sıradan gri bir kumdu!

Birkaç hafta sonra amirlerim de durumdan şüphelendi. Kaçakçılık veya daha kötü bir şey olabileceği şüphesiyle kumdan numuneler alıp laboratuvara gönderdik. O ise kaldırıma oturup hiç şikayet etmeden sakince beklerdi. Bir gün dayanamayıp, “Teyze, bu kadar kuma ne gerek var?” diye sorduğumda omuz silkip, “İhtiyacım var oğlum, onsuz yapamam,” derdi. Laboratuvar sonuçları hep aynıydı: İçinde hiçbir yabancı madde, değerli metal veya yasaklı madde yoktu. Sadece kumdu.

Yıllar yılları kovaladı. Ben yaşlandım, sonunda emekli oldum. Yaşlı kadın bisikletiyle gelmeye devam etti ta ki bir gün aniden ortadan kaybolana dek.

Aradan çok uzun yıllar geçti. Bir gün küçük bir kasabanın sokaklarında ağır ağır yürürken tanıdık bir silüet gördüm. Yanında eski bisikletiyle yürüyen, iyice yaşlanmış ve beli bükülmüş o teyzeydi!

Hemen yanına yaklaşıp, “Teyze… Benim, hatırladın mı?” dedim. Uzun uzun yüzüme baktı, sonra hafifçe gülümsedi. “Ah oğlum… Sen de yaşlanmışsın.”

Dayanamayıp yıllardır içimi kemiren o soruyu sordum: “Teyze, artık emekliyim, kimseye söylemem. O çuvalla sınırdan her gün bir şey geçiriyordun. O kumu defalarca laboratuvara gönderdik ama hiçbir şey bulamadık. Gerçekten ne kaçırıyordun?”

Yaşlı kadın önce kahkahalara boğuldu, ardından yıllarca hepimizden sakladığı o büyük sırrı sonunda ağzından kaçırdı.

Duyduklarım karşısında şoktan adeta taş kesildim! Yıllar boyunca hepimizin gözünün içine baka baka, burnumun dibinden büyük bir ustalıkla kaçırdığı o akılalmaz şey neydi

O an, o dar ve parke taşlı kasaba sokağında zaman benim için adeta durdu. Rüzgarın uğultusu kesildi, etraftaki insanların telaşlı adımları yavaşladı. Karşımda duran, beli bükülmüş, yüzü yılların derin çizgileriyle kaplı bu masum görünümlü yaşlı kadının dudaklarından dökülecek o kelimeleri duymak için bütün bedenimle ona odaklanmıştım. Meslek hayatım boyunca gözümden hiçbir şeyin kaçmadığıyla övünürdüm; uyuşturucu baronlarını, sahte pasaportla sınırı geçmeye çalışan uluslararası suçluları tek bir bakışlarından, titreyen ellerinden, terleyen alınlarından tanırdım. Ama o… O, yıllarca her sabah o gıcırdayan pedallarıyla koca bir sınır güvenlik teşkilatını parmağında oynatmıştı.

Teyze, yılların verdiği o yorgun ama bir o kadar da zeki bakışlarını gözlerimin içine dikti. Göz kenarlarındaki kırışıklıklar derinleşerek iyice belirginleşti ve dudaklarından dökülen o kıkırdama, adeta genç ve yaramaz bir kız çocuğunun kahkahasına dönüştü. Elindeki o paslı, eski bisikletin gidonunu nazikçe okşadı.

“Ah benim güzel oğlum,” dedi, sesi hem şefkatli hem de alaycıydı. “Siz üniformalı adamlar… O kadar ciddi, o kadar kuralcı, o kadar şüphecisiniz ki, burnunuzun ucundaki koca bir fili bile göremezsiniz. Çünkü size her zaman filin ne renk olduğuna, ne yediğine, sırtında ne taşıdığına odaklanmanız öğretildi.”

Kaşlarımı çattım. “Ne demek istiyorsun teyze? Ne fili? Biz sadece çuvaldaki kumun içinde ne aradığımızı biliyorduk. Altın aradık, elmas aradık, mikroçipler aradık, uyuşturucu aradık… O kumun moleküllerini bile inceledik yahu!”

Teyze başını iki yana salladı, yüzündeki gülümseme daha da genişledi. “İşte tam olarak bundan bahsediyorum,” diye fısıldadı. Etrafa kısa bir bakış atıp bana biraz daha yaklaştı, sanki devlet sırrını paylaşıyormuş gibi sesini iyice alçalttı. “Siz o kadar çok o kum çuvalına odaklanmıştınız ki, her gün, ama her Allah’ın günü kumu yere döktünüz, elediniz, laboratuvarlara gönderdiniz. Kumun içinde bir şey gizlediğime o kadar emindiniz ki…”

Nefesimi tuttum. “Eğer kumun içinde bir şey yoksa,” diye kekeledim, beynimdeki çarklar yirmi yıl sonra ilk defa doğru yöne doğru dönmeye başlamıştı. “Eğer o çuval sadece bir dikkat dağıtıcıysa… Sen… Sen o sınırı her gün nasıl…”

“Ben kum kaçırmıyordum canım oğlum,” diyerek sözümü kesti teyze. Gözlerindeki o muzip parıltı şimdi koca bir zaferin ışıltısına dönüşmüştü. Eliyle yanında tuttuğu o eski, paslı iki tekerlekli aracı işaret etti. “Ben bisiklet kaçırıyordum.”

Beynimden vurulmuşa döndüm. Olduğum yerde sarsıldığımı, dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim.

“Bisiklet mi?” diye fısıldayabildim sadece. Sesim benden tamamen bağımsız, inanamayan boğuk bir yankı gibi çıkmıştı 

Devamı Sonraki Sayfada….