Her gün kafemin köşesinde duran o evsiz adam

“Benim canım kızım, Cemre… Eğer bu satırları okuyorsan, Orhan emanetini sana ulaştırmış ve benim en çok korktuğum o gün gelip çatmış demektir.”

Nefesim kesildi. Gözyaşlarım benden izinsiz akıp kağıdın kenarına damlamaya başladı. Annem yaşıyor muydu? O yetimhanenin soğuk duvarları arasında bana onun doğumda kan kaybından öldüğü söylenmemiş miydi? Ben bütün hayatımı, onu hiç tanımamanın verdiği o devasa boşlukla kurmamış mıydım?

“Beni affet. Seni o yetimhane kapısına bıraktığım gece, hayatımın en karanlık, en dondurucu gecesiydi. Seni kollarımdan söküp atmak zorundaydım. Çünkü seni yanımda tutamazdım. Onlar seni bulurlardı. Babanın kanını taşıyan tek varis sensin. Babanın kim olduğunu sana hiç anlatmadılar, çünkü soyadını bilmen senin ölüm fermanın olurdu. Orhan’a güven. O benim en sadık dostum, senin de gölgendir. Yıllarca seni uzaktan izledi, korudu. Ama artık gölgelerde saklanma vakti bitti. O kolyeyi boynundan çıkar, arkasındaki gizli bölmeyi aç ve içindeki anahtarı Orhan’a ver. Sonra da onunla git. Hiç soru sorma. Hemen git.”

Okuduklarımı algılamakta zorlanıyordum. Ne varisi? Ne gölgesi? Ne anahtarı?

Başımı kaldırıp dehşet içinde sandalyede oturan adama baktım. Ve o an beynimden aşağı kaynar sular döküldü. O zavallı, kambur duran, soğuktan titreyen “Deli Orhan” gitmişti. Yerine, omuzları dikleşmiş, gözlerindeki o buğulu, acınası bakışın yerini çelik gibi bir keskinliğin aldığı bambaşka biri oturuyordu. Bakışlarındaki masumiyet yerini tehlikeli bir uyanıklığa bırakmıştı.

“Annen haklıydı,” dedi. Sesi artık zar zor duyulan, titrek bir inilti değildi. Tok, otoriter ve son derece netti. “Senin annen doğumda ölmedi Cemre. Seni o yetimhaneye bıraktıktan sonra peşimizdeki adamlara bilerek yem oldu. Sırf senin yaşadığını bilmesinler, seni aramasınlar diye.”

“Sen… Sen kimsin?” diye bağırdım. Geriye doğru sendeleyip sırtımı soğuk espresso makinesine çarptım. “Benden ne istiyorsunuz? Bu mektup… Bu bir şaka mı? Gizli kamera falan mı var bir yerlerde?”

Orhan yavaşça ayağa kalktı. Boyu, o ezik duruşunun sakladığından çok daha uzundu. O eski, lime lime palto sadece onun iri cüssesini, kaslı yapısını gizleyen bir kamuflajdan ibaretti.

“Ben senin babanın güvenlik şefiydim,” dedi yavaş adımlarla bana doğru yaklaşırken. “O öldürüldüğünde, annene seni ne pahasına olursa olsun koruyacağıma yemin ettim. Altı aydır bu kafenin önünde yatıyorum, yağmurda çamurda o çöpleri karıştırıyorum çünkü izini bulmaya başladıklarını istihbarat almıştım. Seni ne zaman gelip alacaklarını bekliyordum.”

“Almak mı?” Beynim uyuşmuştu. Nefes alamıyordum. “Kim? Kimden bahsediyorsun?”

Orhan cevap veremeden, kafenin dışındaki sokağı aydınlatan cılız sokak lambası büyük bir patlamayla patladı ve söndü.

Ortalık zifiri karanlığa büründü. Yağmurun cama vuran sesi bile bu ani ve ürkütücü sessizliği örtemiyordu. Orhan bir saniye bile tereddüt etmedi. Elini hızla o bol paltonun içine daldırdı ve çıkardığında elinde gümüş rengi parlayan, ağır bir silah vardı. Namluyu sokağa bakan cama doğru çevirirken, boşta kalan eliyle beni tezgahın arkasına, yere doğru itti.

“Geldiler,” diye fısıldadı. Sesinde zerre kadar panik yoktu; tam tersine, yıllardır beklediği bir savaşa girmenin o ürkütücü sakinliği vardı. “Kolyeyi çıkar ve ne olursa olsun arkamdan ayrılma.”

Dışarıda, sokağın başından iki siyah, plakasız lüks jipin farlarını söndürmüş halde kafeye doğru sessizce yaklaştığını gördüm. Hayatım boyunca bana ait sandığım o sakin, sıradan dünya saniyeler içinde paramparça olmuştu. Ben sadece kendi halinde bir kafe işletmecisi değil, karanlık bir geçmişin ve kanlı bir mirasın tam ortasına atılmış canlı bir hedeftim.

Ve şimdi tek umudum, aylardır acıyarak artık yemekleri verdiğim, şimdiyse elinde silahla benim için ölmeye ve öldürmeye hazır bekleyen bu adamdı. Kafesinin camları büyük bir gürültüyle, açılan ilk yaylım ateşiyle tuzla buz olurken, Orhan beni kolumdan sımsıkı kavradı ve mutfağın karanlığına doğru çekti

1 2