“Ne yapıyorsunuz siz burada?” diye sordu kalın, otoriter bir ses. Gece nöbetçi hemşiresi olmalıydı.
Kocamın bir an sendelediğini, ardından hemen boğazını temizlediğini duydum. O soğukkanlı katil, saniyeler içinde zavallı, karısını kaybetmek üzere olan acılı eş rolüne bürünmüştü. “Sadece… onunla vedalaşıyorduk. Son anlarını yaşıyor biliyorsunuz.”
“Ziyaret saati çoktan bitti ve hastanın dinlenmesi gerekiyor. Ayrıca enfeksiyon riski var, lütfen dışarı çıkın,” dedi hemşire tavizsiz bir tonla.
“Ama çocuğumuz…” diyerek araya girdi kardeşim. O sahte, şefkat dolu titreyen sesi midemi bulandırıyordu. “Annesinin yanında biraz daha kalmak istiyor.”
“Çocuklar için yoğun bakım ünitesi hiç uygun bir ortam değil hanımefendi. Lütfen çocuğu da alın ve dışarı çıkın. Sabah doktor bey geldiğinde zaten gerekli bilgilendirmeyi yapacak.”
Can, elimi bir saniye bile bırakmadı. “Ben gitmeyeceğim!” diye bağırdı aniden. Sesi korkudan incelmişti ama içinde, bir yetişkini bile şaşırtacak kadar büyük bir inat ve cesaret vardı. “Annemi yalnız bırakamam!”
Hemşirenin merhametle iç çektiğini duydum. “Pekâlâ… Sadece beş dakika ufaklık. Sonra gelip seni alacağım. Ama siz ikiniz, hemen dışarı çıkıyorsunuz.”
Kocam ve kardeşimin isteksiz, ağır adımlarla odadan çıktığını, kapının arkalarından kapandığını duydum. O an, odada sadece yaşam destek ünitesinin düzenli bip sesleri ve Can’ın boğuk hıçkırıkları kaldı.
Oğlum, yüzünü boynuma bastırdı. Sıcak gözyaşları hastane önlüğümü ıslatırken kulağıma fısıldadı: “Gittiler anne… Lütfen uyan. Lütfen beni onlarla bırakma. Babam… teyzemle senin ilaçlarına bir şeyler kattı dün gece. Hepsini duydum. Hastalanmadan önce evde konuşurken oyun oynuyordum sanıyorlardı ama telefonumla seslerini kaydettim anne.”
Bu sözler, damarlarımdaki o uyuşturucu zehri, o lanet olası felci parçalayan bir şok dalgası gibiydi. Çocuğum her şeyi biliyordu, her şeyi kaydetmişti ve o iki canavarın insafına kalmak üzereydi. Analık içgüdüsü, tıbbi sınırları, fiziksel imkânsızlıkları, kaslarımdaki o ağır felci ezip geçti.
Göz kapaklarım sanki üzerlerine tonlarca ağırlık bağlanmış gibiydi. Bütün irademi, bütün yaşam enerjimi ve ruhumu o göz kapaklarına odakladım. Canım yanıyordu, kaslarım yırtılırcasına sızlıyordu. Ve yavaşça, titreyerek aralandılar.
Bulanık, kamaşan görüşüm yavaş yavaş netleştiğinde, Can’ın yaşlı ve dehşet içinde büyümüş gözleriyle karşılaştım. Gözlerimin açıldığını görünce küçük elleriyle hemen ağzını kapattı, sevinç çığlığı atmamak için kendini zor tuttu.
“Anne…” dedi fısıltıyla, inanamayarak.
Kuru, çatlamış dudaklarımı aralamak çöl kumlarını yutmak gibiydi. Boğazım yırtılırcasına acıyordu. “Can…” Sesim bir hırıltıdan, bir rüzgâr esintisinden ibaretti. “Telefonunu… ver…”
Titreyen elleriyle cebinden çıkardığı telefonu avucuma tutuşturdu. Parmaklarım zar zor kıvrılıyordu. Eski bir polis komiseri olan, bu dünyada güvendiğim tek kişiyi, ağabeyimi aramam gerekiyordu. Hızlı aramalardan numarasını bulup tuşladım. Telefon iki kez çaldıktan sonra açıldı.
“Abi…” dedim zar zor duyulan, kesik kesik bir sesle. “Beni öldürüyorlar… Zehirlediler. Çabuk… hastaneye gel. Can’ı alacaklar.”
Telefondaki o kısacık, şaşkınlık dolu sessizliğin ardından, ağabeyimin “Dayan kızım, beş dakikaya oradayım!” diyen gür, kararlı sesini duydum. Telefonu yatağın kenarına sakladım.
Zamanımız daralıyordu. Hemşire her an gelebilir, ya da o iki ihanetkâr katil fırsatını bulup içeri sızabilirdi. Can’a dönüp olanca gücümle fısıldadım. “Çok cesursun oğlum. Şimdi kapıya git… ve içeriden kilitle. Abim gelene kadar kimseye açma.”
Can, parmak uçlarında sessizce koşarak kapıya gitti ve mandalı çevirdi. Çıt sesi odaya yayıldığı an, koridorda ayak sesleri yankılanmaya başladı. Geri dönmüşlerdi.
Kapının kolu sessizce aşağı indirildi. Açılmadığını fark ettiklerinde kocamın boğuk, öfkeli sesini duydum: “Kapı kilitli! O lanet velet içeride ne yapıyor?”
“Belki de hemşire dışarıdan kilitlemiştir,” dedi kardeşim telaşla, sesi titriyordu.
“Hayır, içeriden kilitlenmiş mandal sesi duydum. Can! Aç şu kapıyı hemen!”
Kapı usulca ama tehditkâr bir şekilde yumruklanmaya başlarken, Can koşup yatağımın yanına sindi. Elini sıkıca tuttum. Artık içimde zerre kadar korku yoktu. Bedenimi ele geçiren uyuşukluğun yerini saf bir öfke, intikam ateşi ve hayatta kalma arzusu almıştı.
Birkaç dakika süren o kâbus gibi bekleyişin ardından, koridorda birden kıyamet koptu. Kocamın şaşkın bağırışları, kardeşimin tiz çığlıkları ve ardından ağabeyimin o yeri göğü inleten sesi duyuldu… “Ellerinizi görebileceğim yere koyun! Duvara dönün şerefsizler!”
Polis telsizlerinin cızırtısı kapının altından odamıza sızarken, Can ile birbirimize bakıp gülümsedik. Oğlumun kaydettiği o sesler, kocamın ve kardeşimin sonunu getiren, kendi boyunlarına geçirdikleri yağlı bir ilmek olacaktı. Gözlerimi yavaşça kapattım ama bu kez ölümün o soğuk karanlığına değil, yeniden doğuşun, zaferin ve adaletin huzuruna. Bizi karanlığa gömmek isteyenler kendi kazdıkları mezara düşmüşlerdi ve ben, oğlum için hayata yeniden dönmüştüm.