Gözlerini Sakın Açma Anne! 8 Yaşındaki Oğlumun Kulağıma Fısıldadığı Sır

Derin ve hissiz bir karanlıktan sadece sinir bozucu bir kalp monitörü sesiyle uyanmaya çalışıyordum. Bedenim bana itaat etmiyor, göz kapaklarım sanki birbirine yapışmış gibi açılmıyor ve dudaklarımdan tek kelime bile dökülmüyordu. Ama zihnim açıktı, etrafımdaki her şeyi duyabiliyordum.

O sırada minik, sıcacık ama korkuyla titreyen bir el elimi sımsıkı tuttu. 8 yaşındaki oğlum Can’ın kesik kesik fısıltısı kulağımda yankılandı: “Anne… beni duyabiliyorsan… sakın gözlerini açma. Sadece uyuyormuş gibi yap.”

İçimi kaplayan dehşete rağmen kıpırdamadım. Nedenini anlayamadan odanın kapısının usulca açıldığını duydum. İçeri girenlerin kim olduğunu anlamam uzun sürmedi; kocam ve öz kız kardeşimdi. Odanın sessizliğinde duyulan o samimi, iğrenç öpüşme sesiyle midem düğümlendi.

Kardeşim, “Kesinlikle uyanmıyor değil mi? Doktor onun işinin bittiğini, fişini çekeceklerini söyledi. Kimse tek bir soru bile sormayacak,” diye mırıldandı. Kocam ise alçak ve buz gibi bir sesle, “Harika, her şey kusursuz işliyor, hata yapmamalıyız,” diye karşılık verdi.

Kalbim göğsümden fırlayacak gibi atarken kardeşim o kan donduran soruyu sordu: “Peki ya çocuk ne olacak?”

Kocam hiç tereddüt etmeden cevap verdi: “Can mı? Onun için de planımız hazır…”

Nefesim boğazımda düğümlendi. Oğlumun elimi tutan minik parmakları çaresizlik ve dehşetle kilitlenirken, yatağımın hemen başucunda yavaşça çekilen o soğuk metalik fermuar sesi yankılandı… Planları neydi ve şimdi bize ne yapacaklardı?

Fermuar sesi… O soğuk, ince metalik ses, zihnimin karanlığında bir giyotin gibi yankılandı. Ne açtıklarını göremiyordum ama kocamın ceketinin iç cebinden ya da elindeki bir çantadan bir şey çıkardığını tahmin etmek zor değildi. Nefesimi tuttum. Göğüs kafesim çığlık çığlığa bir isyanın eşiğindeydi ama bedenim bana ihanet etmeye, bir ceset gibi kaskatı yatmaya devam ediyordu. Can’ın küçücük elleri, terden sırılsıklam olmuş avuçlarımda bir yaprak gibi titriyordu. Yavrumun dehşeti, kendi çaresizliğime duyduğum öfkeyi harlayan bir ateşe dönüşüyordu.

“Sadece küçük bir enjeksiyon,” dedi kocamın o yıllarca sevdiğim, şefkatli sandığım ama şimdi buz gibi ve yabancı gelen sesi. “Doğrudan serumuna katacağım. Kalp krizini tetikleyecek. Yarını ya da fişin çekilmesini beklememize gerek kalmayacak. Her şey doğal seyrinde olmuş gibi görünecek.”

Kardeşimin titrek bir nefes aldığını duydum. Kan bağımla bağlı olduğum, sırdaşım bildiğim kadının nefesi… “Emin misin?” diye fısıldadı telaşla. “Ya otopsi isterlerse? Ya kanında çıkarsa?”

“İstemeyecekler,” dedi kocam kendinden emin bir kibirle. “Ben onun acılı, perişan kocasıyım. ‘Karım aylardır yeterince acı çekti, bırakın bedeni huzur bulsun’ diyeceğim. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar planladım. Sadece şu işi bitirelim.”

Adımları yatağıma doğru yaklaşırken, ilacın o keskin, genzi yakan kimyasal kokusunu burnumda hissetmeye başladım. Can’ın minik parmakları elimi öylesine şiddetli sıktı ki, cansız kemiklerimin sızladığını hissettim. Yavrum, küçücük bedeniyle benimle ölüm arasına girmeye, o zehrin bana ulaşmasını engellemeye hazırlanıyordu. İçimden çığlıklar atarak Allah’a yalvardım. Lütfen, dedim, benim yaşamam için değilse bile, çocuğumun bu travmayı, bu vahşeti görmemesi için bana bir anlık güç ver.

Tam o an, koridordan gelen sert, tok adımlar odanın önünde durdu. Kapı aniden, gıcırtıyla açıldı…..

Devamı Sonraki Sayfada….