Aylin… Dört yıl önce Kaan’ın şirketinin açtığı yeni bölge müdürlüğü için aylarca gidip geldiği, bazen hafta sonları bile dönmediği o şehir. Bana “Geleceğimiz için çalışıyorum, biraz daha dişimizi sıkmalıyız,” diyerek alnımdan öptüğü o uzun geceler. Oysa o, benimle bir türlü kuramadığı, benim bedenimin bana ihanet ederek veremediği o aileyi başka bir kadında, başka bir evde kurmuştu. Ben her ay negatif çıkan gebelik testlerine bakıp banyoda hıçkırarak ağlarken, kendimi eksik ve yarım hissederken, o beni teselli edip gizlice kendi çocuklarının doğum günlerini kutlamaya gitmişti.
“Benden daha fazla para koparamazsın,” diye tısladı Kaan aniden. Sesindeki o sahte hüzün yerini buz gibi bir tehdide bırakmıştı. Telefondaki kişi her kimse – muhtemelen Aylin’in bir akrabası, sırrını bilen bir şantajcı ya da o kurumdaki kokuşmuş bir memurdu – onu köşeye sıkıştırmıştı. “İstediğin o son meblağı göndermeyeceğim. İşimi tehlikeye atamam. Eğer ona söylersen, her şey biter! Bütün mal varlığım, evliliğim mahvolur. O çocuklara bakacak kimse kalmaz!”
Daha fazla dinleyemedim. Gözyaşlarım artık yanaklarımdan süzülmüyor, adeta sessiz bir çığlık gibi yüzümü yıkıyordu. Parmak uçlarımda, bir hayalet gibi geriye doğru adımlar attım. Koridoru nasıl geçtiğimi, yatak odamıza nasıl ulaştığımı hatırlamıyorum. İçeri girer girmez kapıyı kilitledim. Dolabın üst rafındaki büyük seyahat valizini çılgınlar gibi çekip yatağın üzerine fırlattım.
Dolapların kapaklarını sonuna kadar açıp elime ne geçerse valizin içine tıkıştırmaya başladım. Elbiseler, kazaklar, ayakkabılar… Hiçbirini katlamıyor, sadece bu yalanlarla örülmüş duvarların arasından bir an önce defolup gitmek istiyordum.
Beni en çok yıkan şey aldatılmak değildi. İhanetin çok daha karanlık, şeytani bir boyutu vardı. Beni, en derin yaralarımdan, anne olma hasretimden vurmuştu. Kariyerimi bırakmıştım! Yıllarca dirsek çürüttüğüm, tırnaklarımla kazıyarak geldiğim o yöneticilik pozisyonundan, bana “gerçek bir aile” vaat eden bu adamın bir damla sevgisi için vazgeçmiştim. Evlat edinme bürosunda o dosyayı elime tutuştururken, “Bak, bu iki küçük meleğin bize ihtiyacı var, hislerim onların bizim çocuklarımız olduğunu söylüyor,” derken gözlerimin içine baka baka o iğrenç tiyatroyu oynamıştı. Onlar zaten onundu! Kendi gayrimeşru çocuklarını eve sokabilmek için beni ücretsiz, saf, sevgi dolu bir bakıcı ve yalanlarını örten mükemmel bir paravan olarak kullanmıştı.
Valizin fermuarını zorlukla çekerken ellerim durdu.
Çocuklar… İkizler.
Odadan sessizce çıkıp, koridorun sonundaki, günlerce ellerimle boyadığım o çocuk odasına doğru yürüdüm. Kapıyı hafifçe araladığımda ikisi de yan yana uyuyordu. İçeri sızan loş ışıkta yüzlerine baktım. Çeneleri, uyurken çatılan kaşları, burun yapıları… Kaan’ın kopyasıydılar. Bunu daha önce nasıl görememiştim? Sevgi, gözlerimi öylesine kör etmişti ki, onlara sadece kurtarılması gereken melekler olarak bakmıştım.
Gözümden bir damla yaş, uyuyan küçük çocuğun yastığına düştü. Onların hiçbir suçu yoktu. Onlar da tıpkı benim gibi, Kaan’ın bencilliğinin ve yalanlarının kurbanıydılar. Annelerini kaybetmişler, sonra da öz babaları tarafından bir “evlatlık” projesi olarak bu eve sokulmuşlardı.
Valizimi alıp hole çıktığımda, çalışma odasının kapısı açıldı.
Kaan, elinde telefonu, yorgun ve çökmüş bir halde karşımda duruyordu. Önce elindeki ağır valize, sonra da yüzümdeki o donuk, ifadesiz ve bir o kadar da tehlikeli bakışa takıldı. Gözleri fal taşı gibi açılırken, yüzündeki bütün kan bir anda çekildi.
“Hayatım… Sen… Ne yapıyorsun?” diye kekeledi. Sesi titriyordu.
Valizin sapını daha sıkı kavradım. Yüzümde, içimdeki o kopan fırtınaların tam aksine ürkütücü bir sakinlik vardı.
“Senin aksine,” dedim, sesim koridordaki sessizliği bıçak gibi keserken. “Benim sadece tek bir hayatım var Kaan. Ve o hayatı, kendi çocuklarını evlat edindiğine inandırdığın aptal bir kadın olarak yaşamayacağım.”
Kapının koluna uzandığımda, ardımda sadece yıkılmış bir adam değil, sonsuza dek enkazı kaldırılamayacak koca bir yalan bırakıyordum.