“Dışarı çık,” dedi eniştem.
Babam Orhan Bey, annemle babamın 40. evlilik yıldönümü için aldığım deniz kenarındaki evin kapısında donup kalmıştı. Bir eli hâlâ pirinç kapı kolunu tutuyor, diğeri ise küçük bir pazar poşetini sıkıyordu. Arkasında, Karadeniz’in gri dalgaları Riva’nın kayalık kıyılarına vuruyordu. Sakin ve huzurlu bir sabah olması gerekiyordu.
Bunun yerine annem, ayakta durmakta zorlanacak kadar şiddetli ağlıyordu.
“Burası senin evin değil,” diye tekrarladı Serkan, bu kez babam duymuyormuş gibi daha yüksek bir sesle. “İstediğin zaman öyle elini kolunu sallayarak içeri giremezsin.”
Annem Leyla Hanım, üzerinde hırkası ve ayağında terlikleriyle dışarıda duruyordu; maskarası yanaklarına bulaşmıştı. Beni aradığında sesi titriyordu. “Emre… hemen gelmen lazım. Kilitleri değiştirmiş.”
O sırada İstanbul merkezdeydim. Kırk beş dakika sonra, lastiklerim çakılları ezerek bahçe yoluna daldım. Serkan, sanki her şeyin sahibiymiş gibi elinde anahtarları sallayarak, kollarını kavuşturmuş bir halde verandada duruyordu. Kız kardeşim Selin hemen arkasındaydı; yüzü solgun ama dik başlı bir tavırla gözlerimi kaçırıyordu.
Gördüğüm manzara içime oturdu.
Aylar önce, yıldönümü yemeğinde annemle babama lacivert bir zarf vermiştim. İçinde Riva’daki bu sahil evinin tapu belgeleri vardı. Bu geçici bir durum değildi. Ortak bir kullanım da değildi. Ev onlarındı. Yıllarca süren fedakârlıklardan sonra —babamın bitmek bilmeyen mesaileri ve annemin her kuruşu hesaplaması— sonunda huzura kavuşmalarını istemiştim.
Şimdi ise bavulları, sanki kapı dışarı edilmişler gibi verandada duruyordu.
“Neler oluyor burada?” diye gürledim.
Serkan sırıttı. “Güzel, geldin. Şu meseleyi bir netleştirelim.”
Babam gözüme hiç olmadığı kadar çökmüş göründü. “Burada durmaya hakkı olduğunu söylüyor,” diye mırıldandı.
“Hak mı?” diye çıkıştım. “Ne hakla?”
Serkan bir dosya çıkardı. “Selin ve ben mülkü yönetmeye karar verdik. Anne ve baban yaşlanıyor. Bakımı, vergileri, sorumluluğu… Bunlar onlara çok fazla. Burayı kısa dönemli kiraya vermeye karar verdik. Daha mantıklı olan bu.”
“Siz mi karar verdiniz?” Bir adım yaklaştım. “Siz ha?”
Selin sonunda konuştu. “Emre, sakin ol. Aşırı tepki veriyorsun.”
İnanmayarak ona baktım. “Aşırı tepki mi? Annem kan ağlıyor, babam az önce kendi evinden kovuldu ve sen bunun önemsiz bir şey olduğunu mu sanıyorsun?”
Serkan gayet rahat bir tavırla anahtarları şıngırdattı. “Ben mal varlığını koruyorum.”
O kelime —mal varlığı— her şeyi buz gibi yaptı. Yuva değil. Hediye değil. Bir “mal varlığı”.
Sonra annem her şeyi değiştiren o cümleyi kurdu. “Eğer bir daha içeri girmeye çalışırsak, polisi arayacağını söyledi babana.”
Ortalığa bir sessizlik çöktü. Elimi uzattım. “Ver şu anahtarları.”
Serkan güldü. Bu onun hatasıydı.
Gülüşü sadece bir an sürdü ama o gülüş bana her şeyi anlattı. Bunun sadece aile içi bir dram olduğunu, birazdan geçip gideceğini sanıyordu. O evin parasını son kuruşuna kadar nakit ödediğimi, her belgeyi, her imzayı, her detayı bildiğimi anlamamıştı.
“Ver şu anahtarları,” dedim tekrar.
“Hayır,” dedi. “Ve unutma, Selin senin kardeşin. Biz bir aileyiz.”
Babam irkildi. Annem, Selin’e sessiz bir hayal kırıklığıyla baktı. Selin kollarını bağladı. “Serkan sadece sorumlu davranmaya çalışıyor. Annemle babanın omuzlarına devasa bir yük yükledin.”
Neredeyse gülecektim. Yıllarca annemle babam her şeylerini feda etmişlerdi; Selin için, Serkan için, herkes için. Vergileri ve bakımı zaten ben üstlenmiştim. Ortada hiçbir yük yoktu — ta ki onlar kâr görene kadar.
“Sorumlu öyle mi?” dedim. “Sahibi olmadığınız bir evden onları kovarak mı?”
Serkan elindeki dosyayı salladı. “Elimizde belgeler var.”
Dosyayı elinden çekip aldım. İçinde bir kira taslağı, bir teklif ve anlamsız bir “yetkili temsilci” kâğıdından başka bir şey yoktu.
“Bunlar değersiz kâğıt parçaları,” dedim.
“Yeterli bunlar,” diye tersledi.
Selin’e döndüm. “Buna onay verdin mi?”
Duraksadı. Bu yeterli bir cevaptı.
“Yardım etmeye çalışıyorduk,” dedi cılız bir sesle.
“Anne ve babamızı kapı dışarı ederek mi?”
“Geçici bir durumdu,” diye ısrar etti Serkan. “Sadece kiracılar kalırken. Buranın ne kadar getiri sağlayacağından haberin var mı senin?”
Annemden hıçkırık benzeri bir ses çıktı. Babam, aşağılanmış bir halde denize bakıyordu. İşte o an, bunun bir yanlış anlama olmadığını anladım. Bu bir el koyma girişimiydi.
Avukatımı aradım ve hoparlörü açtım. “Mülkün sahibi kim?” diye sordum.
Sesi net bir şekilde duyuldu: “Ev, ‘Öztürk Aile Konutu Vakfı’ adına kayıtlı. Kurucu sizsiniz. Anne ve babanız ise ömür boyu yasal ikamet hakkına sahip kullanıcılar. Başka hiç kimsenin yetkisi yok.”
Serkan’ın özgüveni bir anda yerle bir oldu.
“Vakıf mı?” diye fısıldadı Selin.
“Evet,” dedim. “Çünkü ben her ihtimali önceden düşündüm.”
Avukatım devam etti: “Yasal ikamet sahiplerini mülke almamak, hem tazminat davasına hem de cezai yaptırımlara yol açabilir.”
Serkan araya girmeye çalıştı. “Biz aileyiz.”
“Aile olmak hukukun üstünde değildir,” diye yanıtladı avukatım sakince.
Derin bir sessizlik oldu. Sonra, sanki işler daha da kötüye gidemezmiş gibi, ilan fotoğrafları çekmek için bir fotoğrafçı geldi.
“Bir de çekim mi ayarladınız?” diye sordum Serkan’a.
Cevap vermedi. Fotoğrafçıya ilanın izinsiz olduğunu söyledim, kadın hemen oradan ayrıldı. Kısa süre sonra polisler geldi. İşte o an Serkan paniklemeye başladı.
Gerçekler hızla ortaya çıktı. Serkan hikâyeyi kendi lehine çevirmeye çalıştı ama gerçekler bükülmezdi. Annem ve babamın orada yaşadığına dair kanıtları vardı. Benim elimde yasal belgeler vardı. Avukatım resmi kopyaları anında gönderdi.
Polis memuru o can alıcı soruyu sordu: “Yasal bir yetkiniz var mı?”
Serkan elindeki kâğıdı uzattı. Memur kâğıda bir göz attı. “Bu geçerli değil.”
Selin bir şeyler söyleyerek savunmaya çalıştı ama sonunda babam konuştu.
“O bize bir yuva aldı,” dedi babam sessizce. “Siz ise burayı kendi ticarethanenize çevirmeye çalıştınız.”
Kimse tek kelime edemedi. Polisler, Serkan’a anahtarları derhal iade etmesini ve içeri girmelerine izin vermesini emretti. Herhangi bir müdahalenin yasal sonuçları olacağı konusunda onu uyardılar.
Emlak yöneticisi ilanı iptal etti. Fotoğrafçı her şeyi belgeledi. Tüm kayıtları sakladım. Bir hafta içinde avukatım aracılığıyla bir ihtarname gönderdim.
Selin ve Serkan’ın mülke girişi tamamen yasaklandı. Vakfın koruma şartlarını ağırlaştırdım, giriş kontrollerini güncelledim ve güvenlik önlemleri aldım. Annem işin içine avukatların girmesinden nefret ederdi. Ama o çizgi çoktan aşılmıştı.
Selin defalarca aradı; önce öfkeliydi, sonra duygusallaştı, en sonunda özür diledi. Ona bunun bir hata olmadığını, planlı bir hareket olduğunu söyledim. Bir süre sonra aramayı bıraktı.
Üç ay sonra her şey yeniden duruldu. Akşam yemeği için annemle babamı ziyarete gittim. Deniz, altın sarısı gün batımının altında ışıldıyordu. Ev yeniden huzur doluydu.
Babam elini omuzuma koydu. “O gün burayı kaybettiğimizi sanmıştım.”
“Kaybetmediniz,” dedim.
“Sayende,” dedi.
Selin sonunda geri döndü — ama yalnızdı. Evliliği bu süreci atlatamadı. Aylar sonra özür diledi. Kusursuz bir özür değildi ama samimiydi. Serkan ise bir daha asla geri dönmedi.