Evden Kovulan Baba ve Oğul

“Dışarı çık,” dedi eniştem.

Babam Orhan Bey, annemle babamın 40. evlilik yıldönümü için aldığım deniz kenarındaki evin kapısında donup kalmıştı. Bir eli hâlâ pirinç kapı kolunu tutuyor, diğeri ise küçük bir pazar poşetini sıkıyordu. Arkasında, Karadeniz’in gri dalgaları Riva’nın kayalık kıyılarına vuruyordu. Sakin ve huzurlu bir sabah olması gerekiyordu.

Bunun yerine annem, ayakta durmakta zorlanacak kadar şiddetli ağlıyordu.

“Burası senin evin değil,” diye tekrarladı Serkan, bu kez babam duymuyormuş gibi daha yüksek bir sesle. “İstediğin zaman öyle elini kolunu sallayarak içeri giremezsin.”

Annem Leyla Hanım, üzerinde hırkası ve ayağında terlikleriyle dışarıda duruyordu; maskarası yanaklarına bulaşmıştı. Beni aradığında sesi titriyordu. “Emre… hemen gelmen lazım. Kilitleri değiştirmiş.”

O sırada İstanbul merkezdeydim. Kırk beş dakika sonra, lastiklerim çakılları ezerek bahçe yoluna daldım. Serkan, sanki her şeyin sahibiymiş gibi elinde anahtarları sallayarak, kollarını kavuşturmuş bir halde verandada duruyordu. Kız kardeşim Selin hemen arkasındaydı; yüzü solgun ama dik başlı bir tavırla gözlerimi kaçırıyordu.

Gördüğüm manzara içime oturdu.

Aylar önce, yıldönümü yemeğinde annemle babama lacivert bir zarf vermiştim. İçinde Riva’daki bu sahil evinin tapu belgeleri vardı. Bu geçici bir durum değildi. Ortak bir kullanım da değildi. Ev onlarındı. Yıllarca süren fedakârlıklardan sonra —babamın bitmek bilmeyen mesaileri ve annemin her kuruşu hesaplaması— sonunda huzura kavuşmalarını istemiştim.

Şimdi ise bavulları, sanki kapı dışarı edilmişler gibi verandada duruyordu.

devamı sonraki sayfada…