Çocukluk arkadaşım Sinem ile yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Yıllarca para biriktirip hayalimizdeki o şık butik kafeyi açmıştık. Her şey rüya gibiydi. Sinem çok gösterişli, ağzı laf yapan biriydi; müşterilerle ve vitrinle hep o ilgilenirdi, ben ise mutfakta tatlıları ve organizasyonu hallederdim. Bana bazen güya iyilik yaparak, “Kızım hep mutfaktasın, üstün başın un kokuyor, biraz kendine bak, sosyalleş, bütün gün arka planda çürüyüp gideceksin” derdi. Kırılmazdım ama içten içe beni sönük ve vizyonsuz gördüğünü hissederdim.
Son aylarda kafenin hesaplarında tuhaflıklar olmaya başladı, kasaya giren para sürekli eksik çıkıyordu ama Sinem’in lüks harcamaları tam tersine zirve yapmıştı. Sürekli yeni marka çantalar alıyor, lüks mekanlarda hikayeler atıyordu. Durumu sorduğumda “Ailemden köyde küçük bir arsa satıldı, onun parası” diyerek konuyu kapatıyordu. Bir gün en büyük toptancımız gelip 4 aylık borcumuz olduğunu, yarın ödeme yapılmazsa icra başlatacaklarını söylediğinde beynimden vurulmuşa döndüm. Muhasebeye Sinem bakıyordu ve bana her şeyin harika gittiğini söylüyordu. Akşam kafeyi kapatırken toptancının söylediklerini ona açtım ve “Hesapları bir de ben inceleyebilir miyim?” dedim. Bir anda çıldırdı! “Sen bana hırsız mı diyorsun? Sen sadece içeride kek çırpmayı bilirsin, ticaretten, vergi yükünden ne anlarsın!” diyerek beni dükkandan kovmaktan beter etti. Susup kalmıştım, yılların dostuydu, konduramıyordum.
Aradan iki gün geçti. Öğle arasıydı, Sinem kasada duruyordu, ben de mutfaktan ona kahve getiriyordum. “Canım benim midem çok kötü, iki dakika lavaboya gidiyorum” diyerek telefonunu kasanın yanına bırakıp hızlıca arka tarafa koştu. O sırada benim nişanlımın arabasını dükkanın önüne park ettiğini gördüm, içeri giriyordu. Camdan nişanlıma el sallarken Sinem’in masadaki telefonunun ekranı üst üste aydınlandı. Bildirimler, bilmediğim bir numaradan arka arkaya yağıyordu. Ekrana gözüm kaydığında, nişanlımın adının geçtiğini gördüm. Kalbim boğazımda atmaya başladı. Telefonu yavaşça elime aldım ve gelen son mesajı açtım.
Ekranda okuduklarım, üzerinde durduğum zeminin altımdan kayıp gitmesine neden oldu. Mesajda aynen şunlar yazıyordu: “Aşkım, dükkanın önündeyim. Bizim aptal mutfakta mı? Paranın kalanını bugün benim hesaba geçmen lazım, yoksa toptancı işi patlayacak. İtalya biletlerini aldım, haftaya kurtuluyoruz bu ezikten.” Gönderen kişi rehbere “Toptancı Hakan” diye kaydedilmişti. Ama numara… Numara benim üç yıllık nişanlım, evlilik hazırlıkları yaptığım, düğün salonunu bile tuttuğumuz Emre’ye aitti. Gözlerim karardı, nefes alamadığımı hissettim. Kafenin loş ışıkları bir an için üzerime çöktü sandım. Ben içeride, ikimizin hayali için kan ter içinde pasta keki çırparken, en yakın arkadaşım ve evleneceğim adam dışarıda benim hayatımı, hayallerimi ve emeğimi çırpıyormuş meğer.
Kapıdaki zilin neşeli sesiyle irkildim. Emre içeri girmişti. Yüzünde o çok sevdiğim, meğer baştan aşağı yalan olan o sıcak gülümsemesi vardı. “Aşkım! Nasılsın? Çok yorulmuşsun yine, un olmuş buraların,” diyerek burnumun ucuna dokundu. Midem bulandı. Ona dokunmamak için kendimi zor tuttum. Titreyen ellerimi önlüğümün cebine saklayıp, yutkunarak gülümsedim. “İyiyim canım, Sinem lavaboda, birazdan gelir,” diyebildim sadece. O sırada Sinem içeriden çıktı. İkisinin göz göze geldiği o saniyelik anı yakaladım; o kadar gizli, o kadar suç ortaklığı dolu bir bakıştı ki, daha önce nasıl kör olduğuma inanamadım.
O gün dükkanda nasıl durdum, o ikisiyle nasıl karşılıklı çay içip düğün davetiyelerinin rengi hakkında konuştum, inanın hatırlamıyorum. Bildiğim tek şey, içimde ağlayan o saf kızın o gün o saniyede öldüğü ve yerine buz gibi, intikam dolu bir kadının doğduğuydu. Ağlamadım. Hiç ağlamadım.
Akşam eve gittiğimde ilk işim güvendiğim bir avukat arkadaşımı aramak oldu. Ertesi gün, Sinem’in “Ben hallederim” diyerek benden köşe bucak sakladığı kafenin resmi muhasebe kayıtlarına gizlice ulaştım. Şirketin yüzde elli ortağı bendim ve her şeye erişim hakkım vardı, sadece saf gibi ona güvenip bugüne kadar hiç kontrol etmemiştim. Tablo beklediğimden de korkunçtu. Sinem, “Toptancı Giderleri” adı altında aylardır Emre’nin şahsi banka hesabına düzenli olarak yüklü miktarlarda para aktarmıştı. İkisi benim emeğimle sermaye yapıp, şirketi borç batağında bana bırakarak yurtdışına kaçmayı planlıyorlardı. Daha da kötüsü, dükkanın kira kontratı ve tedarikçi senetlerinin hepsi benim şahsi imzamla alınmıştı; yani onlar kaçtığında tüm icralar benim kapıma dayanacaktı
devamı sonraki sayfda…