Ancak salonun ortasına geldiğinde adımları aniden kesildi. Yüzündeki o yapmacık gülümseme dondu, rengi saniyeler içinde kireç gibi bembeyaz oldu.
Çünkü içeride onu bekleyen manzara, kurduğu tüm yalanları yerle bir edecek cinstendi. Salonun ortasındaki tekli koltukta ben oturuyordum. Sağımda, gözleri öfkeden kıpkırmızı olmuş, hayal kırıklığıyla titreyen babam Hakan duruyordu. Solumda ise annemin eski dostu kuyumcu Rıza Bey ve üniformalı iki polis memuru vardı. Sehpanın tam ortasında, siyah kadife bir kutunun içinde annemin paha biçilemez elmas küpeleri parlıyordu.
Ceyda, yutkunmaya çalıştı ama başaramadı. Gözleri kapıya doğru kaydı, kaçacak bir delik arıyordu.
“Bu… Bu ne demek oluyor?” diye kekeledi, sesi çatallanmıştı. “Hakan, hayatım… Neler oluyor burada?”
Babam Hakan, ona doğru bir adım attı. Yüzünde daha önce hiç görmediğim kadar soğuk bir tiksinti vardı. “Bana hayatım deme!” diye kükredi. Sesinin şiddetiyle Ceyda yerinde sıçradı. “Zeynep hastanede ölümden dönmüş, baygın yatarken… Sen onun kulağındaki yadigarı, kuzeninin kızına bıraktığı tek hatırayı çalacak kadar aşağılık bir kadınsın! Rıza Bey her şeyi anlattı. Sabahın sekizinde, Zeynep’in adını kullanarak o küpeleri bozdurmaya çalışmışsın.”
Ceyda panikle ellerini havaya kaldırdı. “Hayır! Yalan söylüyorlar! Ben… Ben onları sadece korumak istedim! Zeynep bayılınca düşmesinler diye aldım, sonra… Sonra değerini öğrenmek için kuyumcuya götürdüm. Hepsi bu!”
Ben yavaşça ayağa kalktım. Ceyda’nın o korkudan titreyen gözlerinin içine dik dik baktım.
“Korumak mı istedin?” dedim buz gibi bir sesle. “Bana hemşirelerin çaldığını söylerken mi koruyordun? Yoksa Rıza Bey’e ‘Zeynep nakde sıkıştı, bunları acil satmamı istedi’ diyerek pazarlık yaparken mi? Sen sadece annemin evine, eşine değil; benim hatıralarıma da göz diktin. O küpelerin vidası bir dakika sürer açmak. Ben orada bilinçsizce yatarken, sen başucuma geçip hırsızlık yaptın!”
Polis memurlarından biri öne çıktı. “Ceyda Hanım, nitelikli hırsızlık ve dolandırıcılığa teşebbüs suçlamasıyla hakkınızda şikayet var. Lütfen bizimle karakola gelin.”
Ceyda ağlamaya, babamın kollarına tutunmaya çalıştı. “Hakan, yalvarırım yapma! Biz evliyiz, ben senin karınım! O kadının hatırası yüzünden beni hapse mi attıracaksın?”
Babam kolunu sertçe çekerek onu kendinden uzaklaştırdı. “Sen benim hiçbir şeyim değilsin artık. Avukatım boşanma evraklarını yarın sabah hücrene gönderecek.”
Polisler Ceyda’nın kollarına girip onu kapıya doğru yönlendirdiklerinde, o şımarık, kibirli kadından eser kalmamıştı. Evden çıkarken attığı o çaresiz çığlıklar umurumda bile değildi. Ceyda, benim hayatımdan ve annemin evinden temelli olarak, hem de bir hırsız damgası yiyerek defolup gitmişti.
Karanlık çöktüğünde babam, omuzları çökmüş bir halde yanıma geldi. Sehpadaki siyah kadife kutuyu dikkatlice aldı. Elleri titreyerek, o elmas küpeleri yeniden kulaklarıma taktı.
“Özür dilerim kızım,” dedi gözyaşları içinde. “Annene de sana da bunu yaşattığım için çok özür dilerim. Seni koruyamadım.”
Ona sımsıkı sarıldım. “Sen beni korudun baba,” diye fısıldadım.
Parmak uçlarımla kulağımdaki soğuk elmaslara dokundum. O an, annemin o tanıdık, huzur veren çiçeksi kokusunun salonun içine yayıldığını hissettim. Küpeler ait olduğu yere, annemin evindeki o korkunç yabancı ise hak ettiği yere gönderilmişti. Artık içimde büyük bir huzur vardı. Annem, gökyüzünden bir yerden gülümseyerek bizi izliyordu; bundan emindim.