Başıma Gelenler

Ben 24 yaşındayım. Annemi kısa süre önce kaybettim; öyle ki hâlâ telefonumun çalmasını ve onun sesini duymayı bekliyorum. Vefat etmeden önce bana tek bir şey bıraktı: Nesilden nesile aktarılan, yaklaşık 500 bin lira değerinde elmas küpeler. Benim için onların değeri parayla ölçülemezdi; o küpeler adeta annemin bir parçasıydı. Onları her gün takıyordum ve onlara dokunmak benim için bir ritüel haline gelmişti.

Babam ise annemin vefatından çok kısa bir süre sonra, annemin kuzeni Ceyda ile evlendi. Annemin ölümünün birinci yıl dönümünde sessizce yas tutmak istiyordum. Ancak Ceyda, “Hayat devam ediyor,” diyerek annemin o çok sevdiği bahçesinde müziğin ve kahkahaların eksik olmadığı bir mangal partisi düzenledi.

Bu stres bana çok ağır geldi ve bir anda her şey karardı. Gözlerimi hastanede açtım. Babam endişeyle volta atıyor, Ceyda ise umursamazca telefonunda geziniyordu. Kendime gelir gelmez yaptığım ilk şey ellerimi kulaklarıma götürmek oldu.

Boşluk… Küpelerim yoktu!

Korkudan mideme kramplar girdi. Ceyda anında savunmaya geçerek, “Hemşireler çalmıştır, hastanelerde böyle şeyler hep olur,” dedi. Başımı sallayıp onaylar gibi yaptım ama o küpelerin kendi kendine düşmeyeceğini çok iyi biliyordum.

Ertesi gün Ceyda’yı aradım. “Küpeleri kimin aldığını biliyorum. Lütfen saat 5’te bana gel,” dedim.

Tam saat beşte kapıdan içeri girdi. Fakat içeride onu bekleyen şeyi gördüğü an yüzündeki bütün kan çekildi…


Benim adım Zeynep. Annemin ölümünün acısı henüz kalbimde kor gibi yanarken, babam Hakan’ın annemin kuzeni Ceyda ile bu kadar çabuk evlenmesi zaten ruhumda derin yaralar açmıştı. O mangal partisinde, annemin elleriyle ektiği güllerin arasında Ceyda’nın kahkahalar atarak içkisini yudumlaması, benim için bardağı taşıran son damla olmuştu. Gözlerimin karardığını, yere yığıldığımı ve sonrasında hastane odasının o soğuk ışıklarını hatırlıyordum.

Küpelerimin yokluğunu fark ettiğim o ilk an, Ceyda’nın yüzündeki o abartılı şaşkınlık ve suçu anında “hırsız hemşirelere” atması, aslında onun suçluluk psikolojisinin en net yansımasıydı. Annemin o eski, antika elmas küpelerinin vidalı, çok özel ve zor açılan bir kilit mekanizması vardı. Onların kulağımdan kendi kendine düşmesi fiziksel olarak imkansızdı. Onları çıkarmak için birinin en az bir dakika boyunca o incecik vidayla uğraşması gerekiyordu.

Hastaneden taburcu olduktan sonraki gece, kafamdaki yapbozun parçalarını birleştirmeye başladım. Ceyda o gün hastanede, babam doktorla görüşmek için dışarı çıktığında benimle odada yalnız kalmıştı. Fakat Ceyda’nın bilmediği bir şey vardı. Annem, o küpeleri nesilden nesile aktarılan çok değerli bir miras olduğu için sadece sigortalatmakla kalmamış, aynı zamanda o elmasların içine sadece mikroskopla görülebilen özel bir seri numarası ve aile armamızı işletmişti. Şehirdeki tüm yetkili ve büyük kuyumcular, bu özel parçanın kime ait olduğunu çok iyi bilirdi.

Ertesi sabah, şehrin en büyük antika mücevher alıcılarından biri olan, annemin de eski dostu Rıza Bey’i aradım. Tahminim doğru çıkmıştı. Ceyda, hastaneden çıkar çıkmaz o sabahın erken saatlerinde, “Zeynep bunları satmamı istedi, paraya sıkıştı” yalanıyla küpeleri satmaya çalışmıştı. Rıza Bey, küpeleri tanımış ve “Ödemeyi nakit hazırlamam zaman alır, akşamüstü gelin” diyerek onu oyalamıştı. Küpeler Rıza Bey’deydi.

Planımı kurdum. Ceyda’yı arayıp, “Küpeleri kimin aldığını biliyorum. Lütfen saat 5’te bana gel,” dedim. Sesi anlık olarak titremiş ama o kibirli tavrını bozmadan, “Tabii canım, hırsızı bulduğuna çok sevindim,” diyerek telefonu kapatmıştı.

Saat tam beşte, evimizin kapısı açıldı. Ceyda, yüzünde o sahte ve endişeli anne rolüyle salona adımını attı. “Zeynepciğim, kimmiş o ahlaksız hemşire? Hemen hastaneyi dava edelim!” diyerek içeri süzüldü

Devamı Sonraki Yorumda…