“Kazadan sonraki ilk günlerdeki o hafıza kaybımı hatırlıyor musun?” diye sordu, dudaklarında acı bir tebessüm belirirken. “Doktorlar travma demişti. Sen de beni korumak için tek bir soru bile sormadın. Haklıydın, o zamanlar sadece beş yaşındaydım, zihnim beni o dehşetten korumak için her şeyi silmişti. Ama bu notu gördükten sonra, o geceye dair bölük pörçük rüyalarım anlam kazanmaya başladı. Sadece fırtınanın uğultusunu değil, arkamızdan yaklaşan o kör edici far ışıklarını da hatırlıyorum. Babamın ‘Sıkı tutunun!’ diye bağırışını… Annemin kardeşime sarılıp attığı o çığlığı… Bize arkadan çarptılar dede. Bizi o yoldan bilerek, isteyerek uçuruma ittiler.”
Kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi gürültüyle atıyordu. Oğlumun o yıllarda çalıştığı büyük uluslararası lojistik şirketindeki son zamanlarını düşündüm. Geceleri geç saatlere kadar uyanık kalışını, bahçeye çıkıp yaptığı fısıltılı telefon görüşmelerini… Şirketin gümrüklerdeki yasadışı sevkiyatlarını ortaya çıkardığına dair ölümünden aylar sonra bazı dedikodular duymuş ama acımdan bunların üzerinde durmamıştım. Kazaydı demiştim. Kaderdi demiş, boyun eğmiştim.
“Polis dosyalarında kazaya karışan başka bir araca dair tek bir satır bile yok,” diye devam etti Elif, sesindeki titreme yerini öfkeye bırakırken. “Çünkü o geceki o şiddetli kar fırtınası, arkamızdaki aracın tekerlek izlerini ve yoldaki fren izlerini sabaha kadar tamamen örtmüş. Ama sigorta şirketinin gizli tutulan, sumen altı edilmiş ilk ekspertiz raporunda, arabamızın arka tamponunda bize ait olmayan siyah boya kalıntıları ve çok ağır bir darbe izi olduğu yazıyor. O rapora rağmen dosya, üst kademelerden gelen bir baskıyla tek taraflı kaza denilerek aceleyle kapatılmış.”
Elimdeki o sararmış, buruşuk kağıt parçası artık sadece bir not değil, aynı zamanda yirmi yıllık bir sessizliğin, çalınan hayatlarımızın çığlığıydı. Ailemin kör bir fırtınanın kurbanı olmadığını, karanlık ve acımasız adamların kurbanı olduğunu öğrenmek, içimdeki o yıllarca kanayan, kabuk bağlamış yarayı tek hamlede söküp atmıştı. Yıllarca Tanrı’ya isyan etmiştim, o gece yağan kara, fırtınaya lanet okumuştum. Oysa katiller, bizim cenazemizde döktüğümüz gözyaşlarını izlerken sıcak evlerinde ne kadar da rahat uyumuşlardı.
Ayağa kalktım. Dizlerimdeki kireçlenmeyi, yetmiş yaşımın getirdiği o ağır yorgunluğu bir anda unutmuştum. İçimdeki tarifsiz keder yerini, daha önce hiç hissetmediğim kadar soğuk, keskin ve acımasız bir intikam ateşine bırakıyordu. Torunumun omuzlarından tuttum. Gözlerinin içine, tam o dipsiz kuyuya baktım. Orada sadece yetim büyümüş bir çocuğun hüznünü değil, babasının kanını taşıyan o inatçı, korkusuz ateşi de gördüm.
“Peki dosya?” diye sordum. Sesimin ne kadar sert, ne kadar tehlikeli çıktığına ben bile şaşırmıştım. “Babanın notunda bahsettiği, ona ve ailene bu sonu hazırlayan o lanet olası dosya… Daktilo kutusu dedin. Yirmi yıldır benim çatı katımda duran o eski kutu.”
Elif başını yavaşça salladı. Gözlerindeki yaşları elinin tersiyle sildi ve ayağa kalktı. “Evet dede. İçinde babamın eski vergi evrakları ve faturaları var sanıyorduk hani… Notu okur okumaz çatıya çıktım.” Derin bir nefes aldı. “Dosya o eski evrakların altına gizlenmiş. İsimler, rüşvet çarkı, paravan şirketler, paraların aktarıldığı gizli hesap numaraları ve fotoğraflar… Her şey orada. Yirmi yıldır bizimle uyuyormuş.”
Yirmi koca yıl. Biz aşağıda, eksik bir aile olarak birbirimize tutunup gözyaşı dökerken, o kutunun içindeki kanlı gerçek, tam başımızın üstünde karanlıkta sessizce gününü beklemişti.
“O kutuyu hemen aşağı getir,” dedim usulca. Sonra dönüp salondaki geniş pencereden dışarı, sokağa çöken karanlığa baktım. Yıllar önce ailemi yutan o aynı karanlığa…
“Bize yirmi yıllık koca bir yalan yaşattılar, Elif. Seni bir gecede kimsesiz bıraktılar, beni yaşayan bir ölüye çevirdiler. Şimdi saklanma sırası onlarda. O dosyayı açacağız ve yirmi yıl gecikmiş o fırtınayı, tam onların evinin ortasında biz koparacağız.”