Adım Elif. Yedi yıllık evliliğimiz boyunca

İçeriyi aydınlatan tek şey, köşedeki şık lambaderin sarı ışığı ve sehpanın üzerindeki mumlardı. Yerde Kerem’in evden çıkarken giydiği o şık lacivert ceketi ve hemen yanında ince bantlı siyah bir çift kadın ayakkabısı duruyordu. Havada aylardır kocamın teninde soluduğum, o iğrenç derecede tatlı ve ağır parfüm kokusu vardı. Artık asansör bahanesi yoktu; ihanet, tüm çıplaklığıyla, nefes kesen bir zehir gibi o odanın içine dolmuştu.

Salona girmeden saniyelerce o eşikte bekledim. Kerem’in sırtı bana dönüktü, elleri kadının belindeydi ve ona doğru eğilmiş, kısık sesle bir şeyler fısıldıyordu. Kadının narin elleri ise kocamın boynuna dolanmıştı. Zihnim, bu görüntüyü reddetmek için çırpınıyordu. Bir yanılsama, kötü bir rüya olmasını diledim. Ama gerçeğin soğuk ve acımasız yüzü, kadının o meşhur, tiz kıkırdamasıyla yüzüme bir tokat gibi çarptı.

O kıkırdamayı dünyanın neresinde duysam tanırdım. Bu, sıradan bir yabancının sesi değildi. Bu ses; evliliğimle ilgili ağlayarak dert yandığımda bana, “Kuruntu yapıyorsun Elif, Kerem seni çok seviyor, adam sadece çok çalışıyor” diyerek saçlarımı okşayan, bana akıl veren, lise yıllarımdan beri sırlarımı paylaştığım, sırdaşım, en yakın arkadaşım Cansu’nun sesiydi.

İşte o an, sadece kocam tarafından değil, kardeşim dediğim insan tarafından da sırtımdan bıçaklandığımı anladım. İçimde bir şeyler paramparça oldu. Kalbimdeki o büyük, kanayan yaranın etrafı bir anda buz tuttu. Gözyaşlarımın akmasını beklerdim, dizlerimin üzerine çöküp feryat etmeyi beklerdim ama öyle olmadı. Garip, ürkütücü bir sükunet bütün bedenimi esir aldı. Gözlerimdeki o saf sevgi ve güven perdesi yırtılıp yere düşerken, yerine daha önce kendimde bile bilmediğim çelik gibi bir irade yerleşti.

Ağır, kararlı adımlarla antreyi geçip salonun ortasına doğru yürüdüm. Ayağımdaki botların parkede çıkardığı tok ses, ikisinin de fısıldaşmalarını bıçak gibi kesti. Kerem irkilerek arkasını döndü. Yüzündeki o gevşek, mutlu ifade beni gördüğü an donup kaldı. Gözleri yerinden fırlayacakmış gibi büyüdü. Cansu ise Kerem’in kollarından koptuğu gibi bir adım geriledi, yüzü saniyeler içinde kireç gibi bembeyaz oldu, elleriyle ağzını kapattı.

“Elif…” Kerem’in ağzından dökülen ismim, titrek, zavallı ve acınası bir inilti gibiydi. Boğazı kurumuştu, yutkunmaya çalışıyor ama başaramıyordu. “Sen… Sen nasıl… İnan bana gördüğün gibi değil…”

O kadar klasik, o kadar ucuz bir cümleydi ki, dudaklarımda alaycı, soğuk bir tebessüm belirdi. Cansu’ya döndüm. Gözlerini benden kaçırıyor, utançtan yerin dibine girmek istercesine omuzlarını büzmüş titriyordu.

“Bana,” dedim sesimi hiç yükseltmeden, o boğucu sükuneti koruyarak, “Kerem’in sadece çok çalıştığını ve kuruntu yaptığımı söylerken, demek ki onun mesailerini bizzat sen organize ediyormuşsun Cansu.”

“Elif, ne olursun dinle, açıklayabilirim…” Cansu bir adım öne çıkmak istedi ama ona öyle bir baktım ki, olduğu yere çivilendi. Bir kelime daha ederse o sahte dostluğunun bedelini çok ağır ödeyeceğini anlamıştı.

Cebimden Kerem’in evde unuttuğu o ikinci, gizli telefonu çıkardım. Telefonu usulca, aralarındaki sehpanın üzerine, açılmamış şarap şişesinin hemen yanına bıraktım. “Açıklanacak hiçbir şey yok,” dedim. Sesimdeki netlik, o odadaki ikisini de adeta ezip geçiyordu. “Telefonunu evde unutmuşsun Kerem. Toplantın bölünmesin diye getirmek istedim. Ama görüyorum ki gündeminiz epey yoğunmuş.”

Kerem çaresizce bana doğru bir adım attı, yalvaran gözlerle elini uzattı. “Karşında duran bu zavallı adama bir şans daha ver yalvarırım, bu bir hataydı… Bir anlık bir hataydı.”

“Bana sakın dokunma!” Sesim ilk defa o an yükseldi, odanın duvarlarında çarptı. “Sen, benim yedi yılımı, inancımı, emeğimi şu iğrenç, ucuz odaya gömdün. Siz ikiniz, benim hayatımdaki en büyük hayal kırıklığısınız. Birbirinize çok yakışıyorsunuz. Çünkü ikiniz de sadece yalanlardan ibaretsiniz.”

Gözlerinden süzülen yaşlara, çaresiz yakarışlarına dönüp bakmadım bile. Arkama dönüp, o loş ve havasız salondan, ihanetin ve yalanların üzerine kurulmuş o çirkin dünyadan dik bir başla çıkıp gittim. Dairenin kapısını arkamdan çekerken içimde koca bir dağın devrildiğini hissettim ama aynı zamanda tarifsiz bir hafifleme vardı. Asansöre bindiğimde, sokağa çıkıp o dondurucu rüzgarı tekrar yüzümde hissettiğimde artık üşümüyordum. Zehir, hayatımdan akıp gitmişti.

O gecenin üzerinden yıllar geçti. Ne Kerem’in kapımda sabahlamalarını dinledim ne de Cansu’nun o sahte, pişmanlık dolu mesajlarını okudum. İkisini de o gece, o odada bıraktım ve tek celsede boşandım. Hayatımın merkezinden o iki büyük yalancıyı söküp attıktan sonra anladım ki; o gece bittiğini sandığım şey aslında benim hayatım değil, içinde yaşadığım bir yalanmış. Şimdi, kendi ayakları üzerinde duran, kendi kurduğu dünyada huzurla nefes alan, geçmişe gülümseyerek bakabilen güçlü bir kadınım. İhanet beni yıkamadı; aksine, en büyük acının içinden kendi küllerimden yeniden doğmamı, gerçek değerimi fark etmemi sağladı. Bazen hayat sizi en güvendiğiniz yerden yaralar; ama o yara, aslında kendinize uyanmanız için verilmiş en büyük hediyedir.

1 2