Düğün gecemde, kocamın yeminlerinin ihanetle örüldüğünü keşfettim. Duvağım saçlarıma dolanmış, gergin gülüşümü bastırmak için bir elimi ağzıma kapamış halde yatağın altında saklanıyordum; tam o sırada kapı gıcırtıyla açıldı ve aşk, içeriye düşmanımın ayakkabılarıyla girdi.
“Uyudu mu?” diye fısıldadı kayınvalidem.
Demir sessizce güldü. “Neredeyse. Şampanyayı içti.” “Ona verdin mi?” “Yetecek kadar içti. Yakında sızar.”
Gülümsemem yok oldu. Ayakları yüzümden sadece birkaç santim uzakta durdu. Kalbim öyle şiddetle çarpıyordu ki yer tahtalarının bile beni ele vermesinden korktum.
“Güzel,” dedi annesi. “Bayıldığı an belgeleri getir. Sabaha hiçbir şeyi olmadan uyanacak.” Demir iç çekti. Suçluluktan değil. Korkudan da değil. Sadece can sıkıntısından. “Zaten kabul ettiğine onu ikna edersek, önüne ne koyarsak imzalar.” Annesi soğuk bir sesle, “O, güzel yüzlü ve yüklü miraslı bir yetim,” dedi. “Onun gibi kızlar yönetilmek için vardır.” Parmaklarım halıya gömüldü. Yönetilmek. Benim hakkımda düşündükleri şey buydu. Narin, küçük bir gelin. Bir aileye muhtaç, yalnız bir kadın. Cilalı zalimliğini aşk sanmış bir aptal. Demir makyaj masasına doğru yürüdü. Bir çekmecenin gıcırtıyla açıldığını duydum. “Devir formları burada,” dedi. “Hisseleri benim üzerime geçtiğinde, yönetim kurulu birleşmeyi onaylayacak.” “Ya ev?” diye sordu annesi. “Cuma gününe kadar satılmış olur.” Hafifçe güldü. “Baban her zaman zengin biriyle evlenmenin, çok çalışmaktan daha iyi olduğunu söylerdi.” Gözlerimi kapattım. Babam Halef Medikal’i tek bir küçük klinik ve ikinci el bir minibüsten kurmuştu. Ölmeden önce beni, açgözlülüğün her zaman bir gülümsemeyle geleceği konusunda uyarmıştı
devamı sonraki sayfada…