Ablanın Ölümü ve Sır Perdesi

Ablamın ölümüyle sonuçlanan düğünümün üzerinden bir hafta geçmişti. İş arkadaşlarından biri arayıp Cansun’un ofiste benim için bir telefon bıraktığını söyledi. Ablamdan geriye kalan son bir anıyı almak için oraya gittiğimi sanıyordum. Hayatımı tam ortadan ikiye bölecek bir videonun oynat tuşuna basmak üzere olduğumdan tamamen habersizdim.

O sabah Rüzgar, bir elinde pastane kutusuyla bana doğru eğildi, diğer eliyle yanağımı okşadı. “Eve erken geleceğim,” dedi şefkatle. “Bunu birlikte atlatacağız, Aylin.” Cenazeden beri neredeyse her gün bana çiçek getiriyordu. Yumuşak bir sesle konuşuyor, ne zaman uzun süre sessizliğe gömülsem omzuma dokunuyor ve bana yemek yememi, uyumamı, nefes almamı hatırlatıp duruyordu.

Kağıt üstünde Rüzgar, yas tutan her kadının hayatında olduğu için kendini şanslı hissetmesi gereken tam bir eş gibi görünüyordu. Ancak yas, bazı anıları bulandırırken bazılarını daha da keskinleştiriyordu ve o keskin anılar dönüp dolaşıp beni hep Cansun’a getiriyordu. Cansun’la biz her şeyden önce kan bağıyla bağlı iki kız kardeştik, arkadaşlığımız ise sadece kısa anlardan ibaretti. Benden dört yaş büyüktü; içgüdüsel olarak daha yüksek sesle konuşur, annemle babamın asla anlamadığı bir şekilde korkusuzca yaşardı.

Eline geçen ilk fırsatta büyük şehre taşınmıştı. Ben ise geride kalıp kurallara uymuş, bir odadaki gerginlik daha çatışmaya dönüşmeden ortamı nasıl yumuşatacağımı öğrenmiştim. Cansun bana “ailenin tanıtım broşürü” derdi, ben de ona “çekilmez” derdim. Yine de her şeyi fark ederdi. Eğer öğle yemeğini atlasam, mesele yapmadan yanıma sessizce bir atıştırmalık bırakıverirdi. Rüzgar’ı eleştirirken bile, sanki öfke ve şefkat içine birlikte dikilmiş gibi, “Bugün pasta tadımları dışında bir şey yedin mi?” diye sorardı. Cansun böyleydi işte. Aynı anda hem eleştirildiğinizi hem de korunduğunuzu hissettirebilirdi.





devamı sonraki sayfada…