Nişanlım, “Bana müstakbel kocam deme

Nişanlım bana, “Bana müstakbel kocam deme,” dediği an, içimde bir şeyler tamamen sustu. Etrafımızda gümüş çatallar porselenlere sürtünüyor, şampanya kadehleri hafifçe çınlıyor, annesi kristal kırılması gibi kahkahalar atıyordu; ama göğsümün derinliklerinde, eski ve sadık bir şeyler sessizce can verdi.

Bunu sadece bir kez söylemiştim. Garsona gülümseyerek, küçük zeytin tabağını Arda’nın önünden çekerken, “Müstakbel kocam zeytinden nefret eder,” demiştim. Arda’nın parmakları şarap kadehinde donup kaldı. Sonra yatırımcılar, kameralar ve etkilemek istediği kadınlar için sakladığı o pürüzsüz, yakışıklı ifadesiyle bana döndü.

“Bana müstakbel kocam deme.” Bunu nazikçe söylemişti. Bu durum, sözlerini bir şekilde daha da zalim kılıyordu.

Masanın karşı tarafında kız kardeşi Ceylan bıyık altından güldü. Annesi Vildan hanım, sanki birdenbire sahteye dönüşüp dönüşmediğini kontrol ediyormuş gibi gözlerini nişan yüzüğüme indirdi. Gözlerimi kırpıştırdım. “Efendim?” Arda sandalyesinde arkasına yaslandı. “Nişanlıyız Merve. Evli değiliz. Durumu bu kadar… kalıcıymış gibi yansıtma.” Vildan hanım zarif bir iç çekti. “Erkeklerin nefes alacak alana ihtiyacı vardır hayatım.” Ceylan kadehini kaldırdı. “Özellikle de kendilerinden üstün biriyle evleniyorlarsa.” Sıcaklık boğazıma kadar tırmandı ama ellerim kucağımda usulca birleşmiş halde kaldı. Sessizliği zayıflıkla karıştıran adamlarla dolu yönetim kurulu odalarında ağırbaşlı kalmayı öğrenmiştim. Arda uzanıp, sanki kötü eğitilmiş bir evcil hayvanmışım gibi bileğimi patpatladı. “Dramatikleşme,” dedi. “Sana değer verdiğimi biliyorsun.” Değer. Babamın özel yatırım firması, şirketini kurtaran o köprü kredisini onayladığında değer vermişti. Onu otel sahipleriyle, müze bağışçılarıyla, milletvekilleriyle ve dergi genel yayın yönetmenleriyle tanıştırdığımda değer vermişti. Onun “nezih ama unutulmaz” olması gerektiği konusunda ısrar ettiği düğünün kaparolarını ben ödediğimde değer vermişti. İsmim ne zaman bir kapıyı açsa değer vermişti. Ona, sonra da benim kuyumcum aracılığıyla benim paramla seçtiği yüzüğe baktım. “Tabii ki,” dedim sakince. “Anlıyorum.” Gülümsemesi anında geri geldi. Kazandığını sanıyordu. O gece, o benim rezidansımda, telefonu ekranı aşağı bakacak şekilde ve ayakkabıları mermer zeminimde terk edilmiş halde uyurken, masama oturdum ve hazırladığı her düğün tablosunu açtım. Davetli listeleri. Tedarikçi erişimleri. Güvenlik izinleri. Oturma planları. Otel rezervasyonları. Onun “yakın çevresi” için ayrılmış özel öğle yemeği masaları. Tek tek, ismimi her yerden sildim. Ardından üç telefon görüşmesi yaptım. Güneş doğduğunda, Arda Vardar’ın kusursuz düğünü artık ona ait değildi….



devamı sonraki sayfada…