Kocam yağmurlu bir perşembe günü öldü ve herkes bunun trajik bir kaza olduğunu söyledi. Patronu arayıp Kerem’in arkasında benim adıma bir şey bıraktığını söyleyene kadar buna inanmaya çalıştım.
Kocam Kerem, yağmurlu bir perşembe gecesi öldü.
Bu, herkesin kurduğu cümleydi, bu yüzden ben de aynısını kullandım. Temizdi. Basitti. Bu cümle, kasabanın dışındaki o ıslak virajın hayatımı ikiye böldüğü gerçeğini tam olarak yansıtmıyordu.
Polis, direksiyon hâkimiyetini kaybettiğini söyledi. Yol kaygandı. Lastikleri aşınmıştı. Hiç görgü tanığı yoktu.
Buna kaza dediler.
Cenazede insanlar hep aynı şeyleri söyleyip durdu.
Onlara inandım çünkü başka bir şeye dermanım yoktu.
Kerem, bir hayatı oluşturan tüm küçük ayrıntılarda çok dikkatliydi. Kilitleri iki kez kontrol ederdi. Bagajında takviye kablosu bulundururdu. Yakıt deposu yarının altına düşmeden doldururdu. Hâlâ yıllardır kullandığı o eski anahtarlığı kullanıyordu; kızımızın bir zamanlar maviye boyayıp “çok süslü” ilan ettiği sade, metal bir pul.
Cenazede insanlar hep aynı şeyleri söyleyip durdu.
“Sana tapıyordu.”
Cenazeden üç gün sonra patronu aradı.
“O çocukları çok severdi.”
“İyi bir adamın vardı.”
Kız kardeşim Gözde, tüm bu süreçte yanımdaydı. Yemeklerle ilgilendi, telefonlara baktı, çocukları giydirdi ve sürekli elime, artık gözyaşım kalmadığı için kullanmadığım peçeteleri tutuşturdu. Kızımız Ada yedi, oğlumuz Can beş yaşında. Sanki ben de yok olacakmışım gibi korkuyla bana sarılıyorlardı.
Sonrasında, evde bir hayalet gibi dolaştım. Kerem’in yatağın tarafında uyudum. Onun eski gri hırkasını giydim. Sırf “Selam canım, eve geliyorum,” deyişini duymak için sesli mesajlarını dinledim.
Cenazeden üç gün sonra patronu aradı.
Zarfın önünde, Kerem’in el yazısıyla üç kelime vardı.
Adı Murat. Sesi kısık ve gergindi.
devamı sonraki sayfada…