Sevgi bağı

SEVGİ BAĞI: BİR KUTU DOLUSU UMUT

Hakan, üç yıl boyunca sadece yalnız bir komşusuna yardım ettiğini sanıyordu. Ancak Leman Hanım’ın evinin ışıkları son kez söndüğünde, bahçesinde beliren mühürlü bir kutu; nezaket, kayıp ve aile kavramları hakkında bildiği her şeyi değiştirecekti.

Her şey başta küçük şeylerle başladı.

Hakan, Leman Hanım’ın o küçük mavi evinin önündeki kaldırımda zorlandığını ilk fark ettiğinde on yaşındaydı. Onu daha önce de görmüştü elbette. Mahalledeki herkes; gümüş rengi topuzu, soluk renkli hırkaları ve yavaş adımlarıyla bu yaşlı kadını tanırdı. Gündüzleri perdelerini yarıya kadar açık tutar, elleri sulama kabını tutamayacak kadar titrediğinde bile verandasındaki çiçekleri sulardı.

O öğleden sonra Hakan, evin önünde bisikletiyle daireler çizerken Leman Hanım’ın bindiği taksi kapıda durdu. Şoför, üç pazar poşetini kaldırıma bıraktı ve Leman Hanım daha eğilemeden oradan ayrıldı. Yaşlı kadın, sanki hava bile bir ağırlığa sahipmiş gibi acıyla yüzünü buruşturarak ilk poşete uzandı.

Hakan pedal çevirmeyi bıraktı. Bir an tereddüt etti. Utangaç bir çocuktu; yetişkinlere başıyla selam veren, “Efendim” diye mırıldanan tiplerdendi. Ama Leman Hanım’ın parmakları plastik sapların etrafında titriyor, poşetlerden biri tehlikeli bir şekilde yan yatıyordu. Bisikletini çimlerin üzerine bırakıp hemen yanına koştu.

“Size yardım edeyim,” dedi, titreyen ellerinden poşetleri alırken. Leman Hanım şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Sonra yüzü yorgun bir gülümsemeyle yumuşadı.

“Çok nazik bir çocuksun.”

Hakan, birden utanarak omuz silkti. “Ağır görünüyorlardı.”

“Öyleler,” diye itiraf etti yaşlı kadın, bahçe kapısına tutunarak. “Eskisinden daha ağırlar.”

Poşetleri evin girişindeki basamaklardan yukarı, limon sabunu, ilaç ve eski kitap kokan mutfağa taşıdı. Tezgahlar tertemizdi ama ev çok sessizdi. Ne bir televizyon sesi vardı ne de koridorda bir ayak sesi. “Bunları nereye koyayım?” diye sordu Hakan.

“Masanın üzerine evladım. Teşekkür ederim.”

Hakan tam çıkmak için arkasını dönmüştü ki, Leman Hanım dengesini sağlamak için bir sandalyenin kenarına tutundu. Hakan bunu da fark etmişti.

Ertesi gün yine geldi.

Kendine önemli bir şey yaptığını söylemiyordu. Sadece okuldan sonra kapısını çalıyor ve bakkaldan bir şeye ihtiyacı olup olmadığını soruyordu. Leman Hanım önce yine şaşırdı, sonra gülümsedi; en sonunda ise Hakan’ın içini ısıtan bir minnetle baktı.

Gelip gitmeye devam etti. Bazen annesinin paketlediği yemeklerden getirdi. Leman Hanım öksürdüğünde sıcak bir çorba, annesi fazla pişirdiğinde taze bir kek ya da yaşlı kadın öğle yemeğini yemeyi unuttuğunu itiraf ettiğinde bir tabak tavuk pilav…

Diğer günler evin temizliğine yardım etti. Çerçeveli fotoğraflarla dolu rafların tozunu aldı, kapının önündeki küçük paspası silkeledi ve çamaşır sepetlerini makineye taşıdı. Leman Hanım başta itiraz etmeye çalıştı. “Yaşlı bir kadın için iş yapmak için çok küçüksün,” derdi.

Hakan sırıtarak masayı silmeye devam ederdi. “Evde de yapıyorum zaten.”

Zamanla Leman Hanım, Hakan’ın günlerinin sorgulanmaz bir parçası oldu. Okuldan sonra ödevlerini yapmadan önce ona uğruyordu. Cumartesi günleri ön bahçedeki yabani otları temizlemesine yardım ediyordu.

Yağmurlu akşamüstlerinde, pencereler buğulanırken ve televizyondan hafif sesler yükselirken oturma odasında onun yanında oturdu. Bazen saatlerce konuştular, bazen sadece sessizce oturup eski dizileri izlediler. Hakan, Leman Hanım’ın çayını az sütlü ama şekersiz sevdiğini öğrendi. Haberlerin sesinin çok yüksek çıkmasından nefret ettiğini öğrendi. Hiç ziyaretçisi gelmese de misafirler için cam bir kasede nane şekeri tuttuğunu öğrendi.

Bir akşam televizyonda eski bir Türk filmi oynarken, Leman Hanım ekrana değil Hakan’a baktı. Yumuşak bir sesle, “Bana torunumu hatırlatıyorsun,” dedi. “Onu yıllardır görmedim.”

Hakan elindeki şeker kağıdına baktı. Nedenini sormak istedi. Torununun nerede yaşadığını, arayıp aramadığını, Leman Hanım’ın onu özleyip özlemediğini merak etti. Ama kadının sesinde, bu konuya dokunmaması gerektiğini fısıldayan bir şeyler vardı. Bu yüzden soru sormadı. Sadece gelmeye devam etti.

Üç yıl böyle geçti. Hakan’ın boyu uzadı, sesi değişmeye başladı. Bisikletinin yerini omzuna astığı sırt çantasıyla eve yürüyüşler aldı. Leman Hanım ise zayıfladı, adımları iyice yavaşladı. Bazı günler verandaya bile çıkamıyordu; böyle zamanlarda Hakan, saksının altındaki yedek anahtarla içeri giriyor, seslenerek yanına gidiyordu.

Sonra bir gün, evin ışıkları bir daha hiç yanmadı.

O akşam Hakan odasının penceresinden bahçeye bakarken Leman Hanım’ın odasının karanlık olduğunu gördü. Televizyonun mavi ışığı yoktu, koltuğunun yanındaki lamba yanmıyordu. Perdelerin arkasında o nazik gölge hareket etmiyordu.

Ailesi ona nazikçe, “Vefat etti,” dedi. Fazla bir şey söyleyemedi. Sadece başını salladı ama içinde büyük bir boşluk hissetti.

Bir hafta sonra, sabahın erken saatlerinde bahçeye çıktı ve aniden durdu. Çimlerin tam ortasında bir kutu duruyordu. Eski, dikkatle mühürlenmiş ve üzerinde kendi adı yazılıydı. Elleri titremeye başladı.

“Anne?” diye seslendi. “Bunu buraya sen mi koydun?”

İçeriden, “Hayır,” cevabı geldi. Kalbi küt küt atarak kutuya yaklaştı. Mantıklı değildi. Kimse gelmemişti. Diz çöktü, kutuya baktı ve kapağını açtı.

Kutunun içinde katlanmış mavi bir kazak, küçük bir fotoğraf albümü ve üzerinde Leman Hanım’ın o özenli el yazısıyla adının yazılı olduğu bir zarf buldu. Bir an hareket edemedi. Sabah havası yüzüne soğuk çarpıyordu ama yanakları yanıyordu. Zarfa dokunurken sanki çok hızlı açarsa Leman Hanım’dan kalan son parça da yok olacakmış gibi korkuyordu.

Annesi arkasında belirdi. “Hakan? Nedir bu?”

“Bilmiyorum,” dedi sessizce. “Ondan gelmiş.”

Annesi birkaç adım ötede durdu, Hakan’ın bunu ilk gören kişi olması gerektiğini anlamıştı. Hakan zarfı açtı. İçinden bir mektup çıktı:





devamı sonraki sayfada…