Mezuniyet Gecesi O’nu Bırakmak Zorunda Kaldım…

On iki yaşımızdan beri hayatı aynı pencereden izleyen, aynı sokaklarda koşturan, birbirinin dilinden en iyi anlayan ayrılmaz bir ikiliydik. Başlarda mahalledeki büyüklerin “çocukluk hevesi” diyerek gülüp geçtiği, eninde sonunda biteceğini sandığı masum bir yakınlıktı bizimkisi. Ama zamanla o bağ, kimsenin görmezden gelemeyeceği, hatta içten içe kıskanacağı kadar derinleşen, adeta efsanevi bir aşka dönüştü. İkimiz de büyüdükçe sevgimiz de bizimle beraber büyüdü, olgunlaştı. Lise son sınıfa, yani o malum mezuniyet balosu gecesine geldiğimizde, okuldaki herkes bizim sonsuza dek birlikte olacağımızdan adı gibi emindi. Biz bile bir saniye olsun aksini düşünmemiştik.

Ama ailelerimiz bizimle aynı fikirde değildi. Bizim masalımız, onların katı gerçekleriyle çarpışmak üzereydi. Onun annesi, gözlerindeki o küçümseyici bakışla, “Daha çok küçüksünüz, hayat sizin okuduğunuz romanlardaki gibi tozpembe değil. Bu gerçek hayat değil,” diye her fırsatta aramızda duvar örmeye çalışıyordu. Benim babam ise çok daha acımasız, çok daha netti: “Mezuniyetten hemen sonra buradan gidiyorsun. Biletlerin bile hazır. Bu saçma sapan işi hemen bitir, yoksa ikiniz için de çok kötü olur.”

O gece, salonun ortasında çalan o son yavaş şarkının ardından, loş balo ışıklarının altında birbirimize sıkıca sarıldık. Sanki bir daha hiç sarılamayacakmışız gibi, başımıza gelecek karanlığı önceden sezmiş gibiydik. Kalbim göğüs kafesimi delip geçecek gibi atarken, saçlarının kokusunu son bir kez içime çekip “Seni ne pahasına olursa olsun bulacağım,” diye fısıldadım kulağına. Gözyaşları yanaklarından süzülürken sesindeki o çaresiz titremeyi hayatım boyunca unutmadım: “Kaç yıl geçerse geçsin, bekleyeceğim.”

Ancak kaderin, daha doğrusu ailelerimizin bizim için çok daha karanlık planları vardı. Balodan sadece birkaç gün sonra ailem beni apar topar yurt dışına, Avrupa’nın soğuk ve yabancı bir şehrine götürdü. İlk başlarda içimde büyük bir umut vardı; mesafelerin sevgiyi yenemeyeceğine inanıyordum. Fakat aramızdaki kilometreler arttıkça, iletişimimiz de tuhaf bir şekilde yavaş yavaş kopmaya başladı. Gizli gizli yazdığım, içimi döktüğüm o sayfalarca mektuplar asla ona ulaşmadı. Geceleri uykusuz kalıp ankesörlü telefonlardan yaptığım aramalar hep boşa çıktı, karşıma çıkan ses hep buz gibi bir “aradığınız numaraya ulaşılamıyor” anonsuydu. Yıllar sonra büyük bir acıyla öğrenecektim ki, meğer ailelerimiz çoktan gizlice araya girmiş. Bizim bağımızı tamamen koparmak için bütün postaları yakmışlar, telefon hatlarını iptal ettirmişler ve birbirimize ulaşmamızın önündeki her yolu o acımasız planlarıyla kesmişler

devamı sonraki sayfada…