Ben ise yabancı sokaklarda, kalabalıkların içinde koca bir hayalet gibi yaşadım. Yine de içimdeki o ateşi, ona verdiğim sözü hiç unutmadım. Tam on üç yıl geçti. On üç koca yıl boyunca kendi çapımda bir dedektif gibi iz sürdüm. Sosyal medyada sabahlara kadar süren aramalar yaptım, liseden kalan ve zar zor ulaştığım eski tanıdıklara laf arasında onu sordum, eski mahallemizdeki geçmiş adreslere isimsiz zarflar yolladım. Belki yaşadığına, belki de beni unutmadığına dair küçücük bir işaret bulurum umuduyla çırpınıp durdum. Ama sanki yer yarılmış da içine girmişti; hiçbir iz, hiçbir ses yoktu.
En sonunda bu belirsizliğe daha fazla dayanamayıp bütün hayatımı, işimi gücümü bir kenara bırakarak ülkeme dönmeye karar verdim. İçimde garip bir his vardı; her şeyin başladığı o şehre, o eski mahalleye gidersem onu bir şekilde bulacağıma inanıyordum. Uçaktan indiğimde ciğerlerime çektiğim o tanıdık hava bile kalbimin ritmini değiştirdi. Hemen havalimanından bir araba kiraladım. Direksiyona geçtiğimde yıllar sonra ilk defa umutla dolmuştum. Ama oraya, anılarımızın gizli olduğu o sokaklara asla varamadım.
Havalimanının hemen çıkışındaki o büyük kavşakta, sağdan hızla üzerime doğru gelen o devasa aracı fark edemediğimi hatırlıyorum. Korkunç bir fren sesi, ardından yüzüme patlayan cam kırıkları ve metale çarpan o sağır edici gürültü… Sonrası zifiri bir karanlık.
Hastaneye ağır yaralı olarak kaldırılmışım. Doktorların daha sonra söylediğine göre dört gün boyunca yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide, bilincim kapalı bir şekilde makinelere bağlı yatmışım. O karanlık dört gün boyunca zihnimde hep o mezuniyet gecesi, onun bana “Bekleyeceğim” deyişi yankılandı durdu. Belki de paramparça olmuş bedenimi hayatta tutan tek şey o sesti.
Gözlerimi nihayet araladığımda, etrafımdaki beyaz ışıklar ve hastane odasının o ilaç kokusu genzimi yaktı. Baş ucumdaki kalp monitörünün ritmik sesi kulaklarıma dolarken, sağ elimde sıcacık bir dokunuş hissettim. Bedenimdeki o korkunç ağrılara rağmen başımı yavaşça o yöne çevirdiğimde, elimi sımsıkı tutan bir hemşire gördüm. Yüzünde tarif edilemez bir ifadeyle, hem şaşkınlık hem de gözyaşlarına karışmış bir şefkatle bana gülümsüyordu. Gözlerine, o yıllardır rüyalarımdan çıkmayan tanıdık bakışa tek bir saniye bakmam yetti; onu anında, ruhumun en derinlerinde tanıdım. Zaman durdu, hastane odası silindi, geriye sadece on üç yıllık bir hasret kaldı.
Bunca yıl sonra ellerim nihayet onun ellerindeydi. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladığında yüzünü bana doğru eğdi. Nefesi yüzüme çarpıyordu. Ancak dudaklarından dökülen o ilk cümle, kafamdaki bütün sevinci bir anda söküp atacak, bildiğim her şeyi yerle bir edecekti.
Titreyen, acı dolu bir sesle, “Bana… Bana gönderdiğin o son veda mektubundan sonra, ‘Ben başkasıyla evleniyorum, beni hayatından sonsuza dek çıkar’ yazdığın o lanet satırlardan sonra, şimdi yüzüme nasıl böyle bakabiliyorsun?” diye fısıldadı.
Beynimden vurulmuşa döndüm. Hangi veda mektubu? Hangi evlilik? O saniye, ailelerimizin oynadığı oyunun ne kadar iğrenç ve yıkıcı boyutlara ulaştığını acı bir şekilde idrak ettim. Benim adıma sahte bir mektup yazıp, onun kalbini paramparça ederek her şeyi bitirmişlerdi. Boğazımdaki tüpün bıraktığı o korkunç tahribata ve ciğerlerimdeki acıya rağmen konuşmak için zorladım kendimi. Sesim çatallı ve bir fısıltı kadar güçsüz çıkıyordu ama kelimeler ruhumdan dökülüyordu.
“Ben… Ben sana asla veda etmedim,” diyebildim yutkunarak, gözlerimden yaşlar süzülürken. “On üç yıl… On üç koca yıl boyunca bir saniye bile durmadan seni aradım. O mektubu ben yazmadım… Ailelerimiz… Bizi ayırmak için her şeyi onlar yapmış.”
Gözlerindeki o yıllanmış kırgınlık, o dinmeyen öfke bir an için donup kaldı. Yılların biriktirdiği büyük acı, yerini yavaş yavaş sarsıcı bir gerçeğe, büyük bir şoka bırakıyordu. Eli elimi daha da sıkı kavradı, sanki bırakırsa bir on üç yıl daha kaybolacakmışım gibi. On üç yıllık yalanın kalın duvarları o küçük hastane odasında, ikimizin gözyaşları arasında birer birer yıkılırken, ikimiz de çalınan gençliğimizin yasını ve birbirimizi ölümün kıyısında yeniden bulmanın mucizesini aynı anda yaşıyorduk. Artık kimsenin oyununa kurban olmayacaktık. Yarım kalan hikayemizi, bu kez sadece ikimiz yazacaktık