KIZIMIN NİŞANLISIYLA GÖZ GÖZE GELDİĞİM AN DÜNYA DURDU

58 yaşındayım ve içimde hiç kapanmayan, her gün sessizce kanayan bir yara var. 17 yaşındayken, ölesiye sevdiğim adam — Ferhat — mezuniyet gecemizde hiçbir iz bırakmadan ortadan kayboldu. Ne bir veda, ne bir açıklama, ne de küçük bir not… Yıllarca pencerelerde, kapı eşiklerinde bekledim; her telefon çaldığında kalbim yerinden çıkacak gibi oldu ama o hiç gelmedi. Hayat beni başka yollara savurdu, kızım Selin’i tek başıma, tırnaklarımla kazıyarak büyüttüm. O benim her şeyim, dünyadaki tek dayanağım oldu. “Anne, hayatımın aşkını buldum,” dediğinde onun adına mutlu olmayı her şeyden çok istedim. Ama o kapı açılıp içeri girdiklerinde, evimin salonu bir anda 1985 yılının o rutubetli mezuniyet gecesine dönüştü.

Karşımda duran gencin adı Mert‘ti. Ama kalbim, mantığımı devre dışı bırakarak çığlık çığlığa başka bir ismi haykırıyordu: Ferhat. Aynı hüzünlü bakışlar, aynı kendine has gülüş, sanki beni kırk yıldır tanıyormuş gibi derin bakan o gözler… Dizlerimin bağı çözüldü, tüm oda etrafımda bir kasırga gibi dönmeye başladı. Güçlükle masaya oturdum, ellerimi gizlemek için dizlerimin üzerine kenetledim. Yemek boyunca her hareketi, çatalı tutuşu, bardağından bir yudum alışı bana o unutamadığım geçmişi hatırlattı. Derken, sıcak bastığını söyleyerek ceketini çıkardı ve gömleğinin kollarını sıvadı. O an, elimdeki gümüş çatal büyük bir gürültüyle yere düştü.

Sol bileğinin iç kısmında küçük bir çapa dövmesi vardı; içinde bir “S” harfinin zarifçe kıvrıldığı o dövme… Ferhat o dövmeyi mezuniyetten sadece bir hafta önce, “Bu çapa bizim aşkımızı bu hayata sabitleyecek,” diyerek yaptırırken ben hemen yanındaydım. “Nereden buldun bunu? O dövme… O dövmenin anlamını biliyor musun?” diye sordum, sesim bir fısıltıdan farksızdı ama odadaki sessizliği bir bıçak gibi kesti.

Kızım Selin şaşkınlıkla bir bana bir nişanlısına bakıyordu, ama Mert’in bakışlarında en ufak bir tereddüt yoktu. Tam aksine, sanki bu anı yıllardır kafasında kurmuş gibi bir rahatlık vardı. Elini gömleğinin yakasından içeri attı ve gümüş bir zinciri yavaşça dışarı çıkardı. Zincirin ucunda o meşhur madalyon sallanıyordu. Benim madalyonum… Ferhat’ın yok olduğu o lanetli gece, boynuna takıp “Sakın çıkarma,” dediğim, arkasında ikimizin baş harfleri kazılı olan o emanet.

Titreyen ellerimle masaya tutunarak ayağa kalktım. “Mert… Bunlar sende ne arıyor? Sen kimsin?” diye fısıldadım. Gözlerimden yaşlar süzülürken Selin’in “Anne neler oluyor?” dediğini duydum ama cevap verecek gücüm yoktu.

Mert bana doğru ağır bir adım yaklaştı. Yüzünde, insanın içini üşüten ama bir o kadar da hüzünlü bir sakinlik vardı. “Sana gerçeği anlatabilmek için tam 10 yıldır seni arıyorum Selma Hanım,” dedi sessizce. “O gece olanlarla ilgili bildiğin her şey, sana anlatılan her şey yalandı.”

Mert sandalyeyi çekip oturdu ve anlatmaya başladı. O anlattıkça, 41 yıllık koca bir yalanın duvarları üzerime yıkıldı. Mert, aslında Ferhat’ın yeğeni değil, oğluydu. Ama benim değil… Ferhat o gece kaçmamış, aslında benim babam tarafından zorla şehirden uzaklaştırılmıştı. Babam, o zamanın sert ve nüfuzlu adamı, bizim aşkımızı “geleceğimizi karartacak bir hata” olarak görmüş ve Ferhat’ı tehdit ederek, onu başka bir şehre sürgüne göndermişti. Hatta daha da ileri gidip, ona benim başka biriyle evlenip yurtdışına gideceğim yalanını söylemişti

devamı sonraki sayfada…