“Babam hayatı boyunca seni sevdi,” dedi Mert, sesi titreyerek. “Başka bir kadınla evlendirildi ama gözleri hep uzaklardaydı. O madalyonu bir gün bile boynundan çıkarmadı. 10 yıl önce vefat etmeden hemen önce bana bu madalyonu ve günlüğünü verdi. ‘Onu bul Mert, ona kaçmadığımı, sadece yaşamak ve onu yaşatmak için gitmek zorunda kaldığımı söyle’ dedi.”
Mert’in Selin’le tanışması bir tesadüf değildi. Beni bulmak için izimi sürmüş, Selin’in çalıştığı şirkete girmiş ve ona gerçekten aşık olmuştu. Ama asıl amacı, babasının yarım kalan hikayesini tamamlamaktı. Selin, duydukları karşısında hıçkırıklara boğulurken ben sadece madalyona bakıyordum. Mert madalyonu yavaşça açtı. İçinde, 1985 yılından kalma, sararmış ve katlanmış küçük bir kağıt parçası vardı.
Kağıdı titreyen parmaklarımla açtım. Ferhat’ın o kendine has, eğik el yazısıyla tek bir cümle yazıyordu: “Eğer bu notu okuyorsan Selma, bil ki çapa hala yerinde; ben seni beklemekten hiç vazgeçmedim.”
Gözyaşlarım kağıdın üzerine düşerken Mert son darbeyi vurdu: “Babam ölmeden önce bir şey daha söyledi Selma Hanım. Babamın mezarı burada değil, memleketinde de değil. O, seni son gördüğü yerin çok yakınında bir yerlerde, her şeyin başladığı o kasabada gömülmek istedi.”
O gece anladım ki, hayat bazen en büyük hesaplaşmaları en mutlu günlerin içine saklıyor. Kızım, sevdiği adamın aslında geçmişimin bir parçası olduğunu öğrenmişti. Ama asıl şok, Mert’in cebinden çıkardığı son fotoğraftaydı. Fotoğrafta Ferhat, yaşlanmış ama hala o tanıdık bakışlarla, bir hastane odasında oturuyordu. Ve kucağında, Selin’in bebeklik fotoğrafı vardı.
Mert fısıldadı: “Baban her şeyi biliyordu Selma. Senin bir kızın olduğunu, onu tek başına büyüttüğünü… Ve seni her gün uzaktan izlediğini.”
Masadaki mumlar titrerken, 41 yıllık sessizlik büyük bir gürültüyle bozuldu. Şimdi geçmişin hayaletleriyle yüzleşme sırası bendeydi.