73 yaşındayım. On yıl önce bir gece yarısı kapım çalındı; tek oğlum Murat’ın bir trafik kazasında hayatını kaybettiğini söylediler. Karısı Pelin ise o kazadan burnu bile kanamadan kurtulmuştu. Cenazeden sadece iki gün sonra Pelin kapıma geldi. Yanında pijamalarıyla duran iki yaşındaki ikiz torunlarım Can ve Cem, arkasında ise bir çöp poşeti dolusu kıyafet vardı. Pelin poşeti üzerime doğru itip, “Ben bu yoksulluğa ve çocuk bakmaya gelemiyorum, artık kendi hayatımı yaşayacağım,” dedi ve arabasına binip gitti.
O çocukları tek başıma ben büyüttüm. Gecemi gündüzüme katıp çalıştım; pazarlarda kendi hazırladığım çay karışımlarını satarak başladığım o küçük işi, bugün hayal edemeyeceğim kadar büyük ve değerli bir şirkete dönüştürdüm. Ama hayatımdaki en büyük kazancım hala o çocuklardı. Tam her şey yoluna girdi derken, üç hafta önce Pelin yanında bir avukatla kapımda belirdi. Hatırımızı bile sormadan elime velayet belgelerini tutuşturdu. Mutfakta beni köşeye sıkıştırıp asıl niyetini açıkça söyledi: “Şirketin %51 hissesini üzerime yaparsan davayı geri çekerim. Eğer reddedersen çocukları alır, seni bir daha asla göremeyecekleri bir yere giderim.” Elbette reddettim ama avukatım mahkemelerin biyolojik anneye her zaman ikinci bir şans verme eğiliminde olduğu konusunda beni uyardı. Duruşmada Pelin, timsah gözyaşları dökerek “çocuklarına kavuşmak isteyen mağdur anne” rolünü oynadı ve benim artık çok yaşlı olduğumu, onlara bakamayacağımı iddia etti. Hakimin ona inanmaya başladığını hissedebiliyordum.
Tam o sırada, normalde sınıfta bile parmak kaldırmaya çekinen torunum Can ayağa kalktı. Kardeşi Cem de hemen yanındaydı. Pelin, davayı çoktan kazanmış gibi gururla gülümsüyordu. Can önce hakime baktı, sonra dönüp annesinin gözlerinin tam içine bakarak derin bir nefes aldı ve o 5 kelimeyi söyledi:
“BİZİ O GECE ÇÖPE ATTIN.”
Mahkeme salonunda iğne atsanız sesi duyulacak bir sessizlik oldu. Hakimin havada kalan kalemi masaya düştü. Pelin’in yüzündeki o sahte gülümseme, sanki bir maske gibi çatlayıp döküldü. Can’ın sesi titremiyordu; aksine on yıldır içinde biriktirdiği tüm o hüzün ve gerçeklik, sesinde çelik gibi bir sertliğe dönüşmüştü.
Can, hakime doğru bir adım daha attı. “Sayın hakim,” dedi, “annem olduğunu iddia eden bu kadın bizi o gece kapıya bir çöp poşetiyle bıraktığında biz sadece iki yaşındaydık. Belki çok küçüktük ama o poşetin soğuğunu, bizi bırakan arabanın uzaklaşan sesini hiç unutmadık. On yıl boyunca bir kez bile nasılsınız diye sormayan biri, bugün gelip bizi sevdiğini söylüyor. Ama aslında o bizi değil, babaannemin tırnaklarıyla kazıyarak kurduğu şirketi istiyor.”
Pelin panik içinde yerinden kalktı, “Yalan söylüyor! Onu babaannesi zehirlemiş, ona bu sözleri o ezberletmiş!” diye bağırdı. Ama Can susmaya niyetli değildi. Elini cebine attı ve telefonunu çıkarıp kürsüye bıraktı.
“Babaannemi mutfakta tehdit ederken kapının arkasındaydım. Hepsini kaydettim.”
Avukatların ve hakimin şaşkın bakışları altında Can kaydı başlattı. Pelin’in o hırslı, çiğ ve acımasız sesi salonda yankılanmaya başladı: “Hisseleri ver yoksa bu çocukları bir daha göremezsin… Onları eyalet dışına kaçırırım, yaşlılıktan öldüğünde mezarına bile getirmem!”
Kaydı dinleyen hakimin yüzü giderek sertleşti. Pelin, az önce döktüğü timsah gözyaşlarını silecek bir mendil bile bulamıyordu; zira artık kimse ona acımıyordu. Kendi öz evladının zekası ve dürüstlüğü, Pelin’in on yıllık planını saniyeler içinde yerle bir etmişti
Devamı Sonraki Sayfada…