Ben Selma. Kemal ile on sekiz yaşındayken tanışmıştık, benden biraz daha büyüktü. Sadece bir yıl çıktıktan sonra evlendik. İki kızımız ve üç torunumuz var. Hayatımız boyunca gerçekten çok mutlu olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilirim. Ancak geçen ay, uykusunda huzur içinde aramızdan ayrıldı.
Bütün aile cenazesinde bir araya geldik. Tören boyunca ayakta durmaya çalıştım ama kederden bacaklarım beni zor taşıyordu. İnsanlar dağılmaya başlarken, daha önce hiç görmediğim 12-13 yaşlarında küçük bir kız koşarak yanıma geldi. Gülümseyerek, “Kemal’in eşi Selma siz misiniz?” diye sordu. Başımı sallayarak onayladım. Bana bir zarf uzattı ve, “Kocanız bunu tam da bugün, kendi cenazesinde size vermemi istedi,” dedi.
Kalbim hızla çarpmaya başladı. Kocamı nereden tanıdığını ya da zarfın içinde ne olduğunu soramadan kız bir anda gözden kayboldu. Zarfı çantama attım ve eve döner dönmez hemen açtım. İçinden Kemal’in o çok iyi bildiğim el yazısıyla yazılmış bir mektup ve yere düşen bir anahtar çıktı. Ellerim titreyerek mektubu okumaya başladım:
“Sevgilim, bunu sana yıllar önce anlatmalıydım ama cesaret edemedim. 65 yıl önce bu sırrın üzerini sonsuza dek kapattığımı sanıyordum ama hayatım boyunca peşimi bırakmadı. Gerçeği bilmeyi hak ediyorsun. Bu anahtar şu adresteki garajı açıyor…”
Heyecandan göğsüm sıkışıyordu. Paltomu alıp hemen bir taksiye atladım. Garaj şehrin biraz dışındaydı. Kemal’in mektupta bahsettiği 122 numaralı garajı buldum ve kilidini açtım. Garajın tam ortasında, örümcek ağları ve kalın bir toz tabakasıyla kaplı kocaman bir kutu duruyordu. Boyu benden bile uzundu. Üzerindeki tozu silkeleyip kapağını araladım.
“Aman Tanrım… sen ne yaptın Kemal?” diye fısıldadım. Gördüklerim karşısında şaşkınlıktan oracıkta yere yığılıp kaldım.
Devamı Sonraki Sayfada…