GECE 3’TE KAMERAYI KONTROL ET

İstanbul’un o bitmek bilmeyen, boğucu trafiğinde direksiyonu sıkarken kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi atıyordu. Silecekler cama vuran sağanak yağmuru temizlemekte zorlanırken, aklımda sadece telefonun ucunda duyduğum o soğuk, mesafeli ses yankılanıyordu. Eski kocam Hakan aramış, oğlumuz Emir’in bacağını kırdığını söylemişti. Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi’nin o devasa, labirenti andıran acil servis girişine arabayı nasıl park ettiğimi, o bitmek bilmeyen beyaz koridorları nasıl koştuğumu hatırlamıyorum. Burnuma dolan o keskin dezenfektan ve iyot kokusu, midemdeki krampları daha da artırıyordu. Çocuk acil bölümüne vardığımda, sekiz yaşındaki canım oğlum Emir, bembeyaz çarşafların arasında küçücük kalmış, sağ bacağı boydan boya alçıya alınmış bir halde yatıyordu. Yüzü kireç gibiydi, gözaltları morarmıştı.

Hakan, her zamanki o aşırı kontrollü, sahte güven veren tavrıyla yatağın ayakucunda dikiliyordu. Kollarını göğsünde kavuşturmuştu. ‘Korkacak bir şey yok Zeynep,’ dedi, sesinde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu. ‘Evin önünde scooter sürerken dengesini kaybetmiş. Sokağın köşesindeki tümseği görmemiş. Ben yanına koşana kadar yere yığıldı.’ Bu hikaye beynimin içinde bir yerlere batıyordu. Emir dünyanın en dikkatli çocuğuydu. O scooter’ı aylardır kullanıyordu ve evin önündeki düzlükte düşüp bacağını bu kadar feci şekilde kırması bana mantıklı gelmiyordu. Ama oğlumun o korkmuş, titreyen gözlerini gördüğümde, Hakan’la orada, o an kavgaya tutuşup onu daha fazla travmatize etmek istemedim. Sadece Emir’in saçlarını okşadım, yanaklarına öpücükler kondurdum.

Akşam saatleri yaklaşırken hastanenin o telaşlı uğultusu yerini yorgun bir sessizliğe bıraktı. Yatağın başucunda durmuş, Emir’in ateşten terlemiş alnına düşen saçlarını geriye itiyordum. O sırada içeriye, üzerinde lacivert bir forma ve ‘Sorumlu Hemşire Fatma’ yazan yaka kartıyla orta yaşlı, keskin bakışlı bir kadın girdi. Monitördeki değerleri kontrol ederken odanın içindeki havayı adeta okuyordu. Hakan o sırada bana dönüp, ‘Zeynep, sen eve gitmelisin. Yarın sabah işin var, ayakta duracak halin kalmadı. Ben burada kalırım, babası olarak yanındayım,’ dedi. Sesindeki o ısrarcı ton, yıllarca beni manipüle ettiği günleri hatırlattı. ‘Ben iyiyim,’ diye kestirip attım. ‘Şu refakatçi koltuğunda kıvrılırım. Oğlumu bırakıp hiçbir yere gitmiyorum.’

Hemşire Fatma tam o an gözlerimin içine baktı. Gözlerinde sadece mesleki bir ilgi değil, bir kadının başka bir kadına duyduğu derin bir uyarı vardı. Sonra bakışlarını Emir’e çevirdi. Hakan, ‘Babacığım, üstünü örtelim üşüme,’ diyerek Emir’in battaniyesini çekiştirdiğinde, Emir’in tüm vücuduyla irkildiğini, gözlerini sımsıkı kapattığını gördüm. Bir çocuk babasının dokunuşundan böyle mi korkardı? Hemşirenin yüzündeki profesyonel maske bir anlığına düştü, dudakları ince bir çizgi halini aldı. İşini bitirip yanımdan geçerken, bana hiç bakmadan, adımlarını bile yavaşlatmadan avucumun içine bir şey sıkıştırdı. Bu, dörde katlanmış sarı bir post-it kağıdıydı. Hakan’a arkamı dönüp kağıdı yavaşça açtım. Üzerinde aceleyle karalanmış şu cümle yazıyordu: ‘O YALAN SÖYLÜYOR. GECE 3’TE KAMERAYI KONTROL ET.’

Ağzım kurumuş, nefesim kesilmişti. Nota boş gözlerle bakakaldım. Kafamı kaldırdığımda hemşire çoktan koridora çıkmıştı. ‘Kahve alacağım,’ diyerek hızla odadan çıktım ve hemşire bankosunun oraya gittim. Fatma Hemşire dosyaları düzenliyormuş gibi yapıyordu. ‘Ne demek istiyorsunuz abla?’ diye fısıldadım titreyen bir sesle. Etrafı kolaçan etti. ‘Pediatri servisindeki her odada hem ses hem de görüntü kaydeden kameralarımız var. Güvenlik birimi her şeyi saniye saniye kaydeder,’ dedi fısıltıyla. ‘Eğer oğluna gerçekten ne olduğunu öğrenmek istiyorsan, eksi birinci kattaki güvenlik odasına git. Gece vardiyasındaki Murat abiyi bul, seni benim gönderdiğimi söyle. Otur ve gece tam saat 3’te 12 numaralı kanalı izle.’ Başka hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp ilaç odasına girdi…

DEVAMI SONRAKİ SAYFADA…..