Gardiyanların sert adımları koğuş kapısında durdu. Yanlarında getirdikleri genç mahkûmu içeri bıraktılar ve hiçbir şey söylemeden uzaklaştılar. Koğuştaki mahkûmlar, yeni gelen gence selam vererek geçmiş olsun dileklerini iletti. Yorgunluğu yüzünden okunan genç, kendisine gösterilen boş yere sessizce oturdu.
Koğuşun en yaşlı ve en tecrübeli mahkûmu, gencin selam verişinden ve duruşundan onun nasıl biri olduğunu sezmişti. Bir süre sonra genç, yaşlı adamdan bir seccade istedi ve kıblenin yönünü sordu. Ardından kalktı, ağır ama kararlı hareketlerle ikindi namazını kıldı.
Ancak namaz bitmiş olmasına rağmen genç yerinden kalkmadı. Sessizce namaz kılmaya devam etti. Bu durum yaşlı mahkûmun dikkatini çekti. Yanına yaklaştı ve sordu:
“Evlat, ikindiden sonra nafile namaz olmadığını biliyorsun değil mi?”
Genç, bir süre sustu. Ardından sakin ama derin bir sesle cevap verdi:
“Kaza namazı kılıyorum.”
Ne zaman kazaya bıraktığı sorulduğunda ise sadece iki kelime söyledi:
“Gözaltında…”
Tam 29 gün. Gencin ifadesine göre, bu sürenin hiçbir anında namazını terk etmemişti. Ancak namazın şartlarını yerine getiremediği için içi rahat değildi. Çoğu zaman abdest alamamış, toprak bulamadığı için beton duvarlara, demir kapılara dokunarak teyemmüm etmişti. Kıbleyi bilmiyor, elleri ve ayakları bağlı olduğu için rükû ve secdeyi dahi tam yapamıyordu.
Asıl sarsıcı olan ise anlattıklarının devamıydı.
Gözaltında geçirdiği 29 günün 15’inde tamamen çıplaktı. Defalarca yalvarmıştı: “Ne olur, bir külot verin, en azından namazımı kılabileyim.” Ancak hiçbir talebi karşılık bulmamıştı. Bileklerinden asılı haldeyken, mümkün olduğunca avret yerlerini örtmeye çalışarak namaz kılmıştı.
Koğuş sessizliğe büründü.
Genç, yaşlı adamdan bir cevap bekliyordu. Bu namazları kaza etmesi gerekip gerekmediğini…
Yaşlı mahkûm başını kaldırdığında gözyaşları yüzünden süzülüyordu. Hıçkırıklarını tutamadı. Birden doğruldu, gencin omuzlarından tuttu ve kararlı bir sesle konuştu:
“Bana bak evlat… O namazları asla kaza etmeyeceksin. Onları alıp Allah’ın huzuruna götüreceksin. ‘Rabbim, sana bunları getirdim’ diyeceksin. Belki de hayatında kıldığın en kıymetli namazlar, işte o namazlar olacak.”
Ardından sordu:
“Adın ne senin, nerelisin, suçun neydi?”
Genç başını kaldırdı ve tek tek söyledi:
“Adım Muhsin Yazıcıoğlu… Suçum: Vatanı sevmek.”
Bu hikâye, sadece bir insanın yaşadıklarını değil; inancın, sabrın ve insan onurunun en karanlık şartlar altında bile nasıl ayakta kalabildiğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Geçmişin acıları, geleceğe bırakılmış birer ders olarak hafızalarda yaşamaya devam ediyor.













