Bana bakın!” diye bağırdı adam, doktorun kolunu tutmaya çalışarak. “Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? Ben bu hastanenin VIP hastasıyım! Yarım saattir burada bekliyorum ve siz beni görmezden gelip bu beş parasız kadının velediyle ilgileniyorsunuz. Benim vergilerimle maaş alıyorsunuz siz!”
Doktor Selim Bey yavaşça ayağa kalktı. Adamın tutmaya çalıştığı kolunu sertçe geri çekti. Acil servisin o dondurucu floresan ışıkları altında yüzü adeta taştan oyulmuş gibiydi. Salondaki herkes nefesini tutmuş, olacakları izliyordu.
“Sizin kim olduğunuzu çok iyi biliyorum Hakan Bey,” dedi Selim Bey, buz gibi, tüm salonu inleten o tok sesiyle. “Kayıtlarınıza bizzat baktım. Buraya gelme sebebiniz, lüks bir deniz ürünleri restoranında yediğiniz istiridyelerin midenizde hafif bir gaz sıkışması ve hazımsızlık yaratmış olması.”
Salonda aniden bir kıkırdama ve fısıltı dalgası yayıldı. Adamın yüzündeki o kibirli ifade saniyeler içinde paramparça olurken, yanakları utançtan kıpkırmızı kesildi. Ancak Selim Bey henüz sözünü bitirmemişti.
“Ve o ‘beş parasız, kaynakları tüketen bekar anne’ dediğiniz bu kadın,” diyerek beni işaret etti doktor, “Sadece üç gün önce çok ağır bir sezaryen ameliyatı geçirdi. Kendi dikişlerinin acısına, vücudunun kanamasına ve yorgunluğuna rağmen, iki günlük bebeğini ölümün kıyısından çekip almak için saatlerdir burada, o plastik sandalyede tek başına sessizce bekliyor. Sizin o çok değerli vergileriniz ya da kolunuzdaki o gösterişli Rolex saatiniz, bu küçücük bebeğin aldığı tek bir nefesten daha değerli değil.”
Doktorun sözleri adeta bir tokat gibi adamın yüzünde patladı. Hakan denen o kibirli adam ağzını açıp bir şeyler söylemek istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi.
“Biz bu hastanede,” diye devam etti Selim Bey, üzerine basa basa, “İnsanların cüzdanlarına ya da banka hesaplarına göre değil; nefes darlığına, acillerine ve hayatta kalma mücadelelerine göre öncelik veririz. Sizin o şişkin egonuz ve küstah tavrınız ise benim acil servisimde tedavi edilebilir bir hastalık değil. Şimdi lütfen, hazımsızlığınız için bir soda için ve benim hastalarımı daha fazla rahatsız etmeden bu bekleme salonunu derhal terk edin.”
Doktor Selim Bey parmağıyla çıkış kapısını işaret ettiğinde, salonda önce cılız bir alkış koptu, ardından bekleme salonundaki herkes –yaşlı amcalar, hasta gençler, çocuklu aileler– bu sese katıldı. Az önce beni ezen, fakirliğimle ve çaresizliğimle dalga geçen o koca adam, yüzlerce kişinin alaycı bakışları ve alkışları arasında başını öne eğerek, tek kelime edemeden çıkış kapısına doğru adeta kaçarak uzaklaştı.
O gece Elif yoğun bakıma alındı. Doktor Selim Bey ve ekibi sabaha kadar başından ayrılmadılar. Bebeğimin o minik bedeni, damarından verilen güçlü antibiyotiklerle enfeksiyonu yenmeyi başardı. Sabahın ilk ışıkları hastanenin pencerelerinden süzülürken, Elif nihayet sakin, huzurlu bir uykuya dalmıştı.
Ben ise kucağımda bebeğimle o pencereden dışarı bakarken hayattaki en büyük gerçeği bir kez daha anlamıştım. Bazı insanların banka hesapları ne kadar kalabalık, kollarındaki saatler ne kadar pahalı olursa olsun; içlerindeki insanlık iflas etmişti. Ve merhamet, dünyadaki hiçbir zenginliğin satın alamayacağı kadar asil bir güçtü.