Yedi yıl boyunca kayınpederinin çamaşırlarını yıkadı

Hediye kutusu, herkes pahalı hediyelere bakarken tam masanın üzerine bırakıldı.

Reyhan, az önce hediye edilen altın kolyeyle oynuyor, kırmızı taş salonun ışığında parlıyordu. Aslı ise kocası tarafından herkesin önünde verilen yeni cipin anahtarlarını çevirip duruyordu; her ses, küçük bir zafer gibi yankılanıyordu.

Ve sonra Emre, benim eşim, önüme beyaz bir kutu koydu. Ne kurdele vardı, ne zarif bir kart, ne de yüzünde bir duygu.

—Aç, Elif —dedi, göz ucuyla telefonuna bakarak.

Dokunmadan önce içimde garip bir his vardı. Kutudan dolayı değil. Kayınpederimin sessizliğinden dolayı.Dursun Yalçın, salonun girişinde tekerlekli sandalyesinde dimdik oturuyordu. Felç geçireli beş yıl olmuştu; bedeninin yarısı hareket etmiyordu ama gözleri hâlâ canlıydı, gerektiğinde sertleşen bir dikkatle her şeyi izliyordu.

O gece bana bakışı farklıydı. Sanki “dayan” diyordu. Sanki o kutunun içinde sıradan bir hediye değil, başka bir şey vardı.

Kutuyu açtım.

Bir tencereydi.

Ağır, kaliteli, kalın tabanlı bir tencere. Otuz altı yaş doğum günümde, herkes mücevherler ve arabalarla gösteriş yaparken bana verilen şey bir tencereydi.

Aslı kısık bir kahkaha attı.

—Sana tam uygun. Zaten hep mutfaktasın.

Birkaç kişi nezaketen güldü. Emre başını bile kaldırmadı.

Ben gülümsedim. Çünkü yıllar içinde, yok olmak istesem bile gülümsemeyi öğrenmiştim.

—Teşekkür ederim —dedim.

Kutuyu alıp mutfağa götürdüm ve kapıyı kapattım. Buzdolabına yaslandım, derin nefes aldım. Salondan sesler geliyordu; çatal bıçaklar, konuşmalar, benim “normal olsun” diye açtığım hafif müzik.

Ama hiçbir şey normal değildi artık.

Beş yıl önce, Dursun Bey felç geçirdiğinde üç oğlu toplanıp kimin bakacağına karar vermişti. En büyük Okan, evinin uygun olmadığını söyledi. Ramazan, evinin küçük olduğunu söyledi. Emre sessiz kaldı.

Devamı Sonraki Sayfada….