“Burası çok sessizmiş,” dedim sesimin titremesini gizlemeye çalışarak. Ellerimle hafifçe kollarımı ovuşturdum. Aras, aramızdaki mesafeyi tek bir adımla kapattı. “Sessizlik bazen insanın kendi sesini duyması için iyidir,” dedi fısıltıyla. Boyu benden uzundu, bakışları ise otoyolda araba sürerken olduğundan çok daha yakıcıydı. Parmak uçlarıyla çenemden tutup yüzümü hafifçe yukarı kaldırdı. “Ya da başkasının kalbinin sesini…”
O an kocamı düşündüm; muhtemelen evde koltukta uyuyakalmış ya da hala iş bilgisayarının başında kaşlarını çatmış rapor inceliyordu. Onun dünyasında ben, evin dekorasyonunun bir parçasıydım; vazoda duran ama sulanmadığı için kurumaya yüz tutmuş bir çiçek. Aras ise bana bakarken sanki dünyadaki tek kadınmışım gibi hissettiriyordu. Gençliğinin verdiği o fütursuz enerji, yasak olanın cazibesiyle birleşince mantığımın sesini tamamen susturdu.
Evin içinde loş bir ışık yaktık. Eski mobilyaların üzerine örtülmüş beyaz çarşaflar, karanlıkta hayaletler gibi görünüyordu. Aras mutfağa gidip bir şişe şarap getirdi, bardaklarımız bile yoktu ama bunun bir önemi de yoktu. O gece, medeniyetin ve kuralların dışındaydık. Pencereden sızan ay ışığı, Aras’ın yüzündeki o keskin hatları daha da belirginleştiriyordu. Yanıma oturduğunda, teninin kokusunu aldım; taze, erkeksi ve kışkırtıcıydı.
“Eşinle tatile gideceksin,” dedi, sesinde hafif bir kıskançlık tınısı vardı. “Üç gün sonra.”
“Evet,” dedim başımı öne eğerek. “Gitmek zorundayım.”
“Peki, gerçekten gitmek istiyor musun? Yoksa sadece bir rolü mü oynamaya devam ediyorsun?” Eli yavaşça dizime, oradan da elbisemin kumaşı üzerinden yukarıya doğru kaydı. Dokunuşu geçtiği her yeri yakıyordu. Cevap veremedim. Cevabım, dudaklarımın onun dudaklarıyla buluştuğu o ilk anda gizliydi zaten.
O gece o eski bağ evinde, zaman durmuş gibiydi. Kocamın soğuk ve mesafeli tavırlarının yerini, Aras’ın tutkulu ve talepkar dokunuşları almıştı. Yılların ihmal edilmişliği, tek bir gecede fırtınaya dönüştü. Kendimi ona bırakırken, aslında sadece ona değil, kendi bastırılmış arzularıma da teslim oluyordum. Bu bir ihanetti, evet; ama aynı zamanda kendime geç kalmış bir itiraftı. Yaşadığımı, hala birileri tarafından arzulanabildiğimi hissetmek, ruhumdaki o derin boşluğu geçici de olsa dolduruyordu.
Sabahın ilk ışıkları pencerelerden sızarken, içerideki o büyülü hava dağılmaya başladı. Gün ışığı, tozları ve eşyaların üzerindeki o beyaz örtüleri tekrar görünür kıldı. Gerçeklik, soğuk bir tokat gibi yüzüme çarptı. Üç gün sonra kocamla Akdeniz sahillerinde şezlonglarda oturup sessizce birbirimize bakacak, belki de hiç konuşmayacaktık. Oysa burada, bu döküntü evde, birkaç saatliğine de olsa yeniden canlanmıştım.
Aras, yatakta doğrulup bana baktı. Gözlerinde ne bir pişmanlık ne de bir sorgulama vardı. Sadece o derin hayranlık… “Beni buraya getirdiğin için teşekkürler,” dedi gülümseyerek.
Eşyalarımı toparlarken ellerim hala titriyordu. Evden çıktık, arabaya bindik ve şehre geri döndük. Yol boyunca hiç konuşmadık ama o sessizlik, gidiş yolundaki sessizlikten çok farklıydı. Şimdi aramızda paylaşılan, ağır ve gizli bir sır vardı.
Apartmanın önüne geldiğimizde, o kendi dairesine, ben ise kocamla paylaştığım “mezarıma” yöneldim. Kapıyı açtığımda içerideki o tanıdık, durgun hava beni karşıladı. Kocam uyanmıştı, mutfakta kahve içiyordu. Beni görünce sadece başını kaldırdı ve “Geç kalmışsın, eşyaları topladın mı?” dedi.
Ona baktım. Üzerimdeki elbiseyi, dağılmış saçlarımı ve yüzümdeki o gizli yorgunluğu fark etmedi bile. Sadece “Topladım,” dedim ruhsuz bir sesle. İçimde ise o bağ evinin kokusu, Aras’ın dokunuşları ve üç gün sonra başlayacak olan o sahte tatilin ağırlığı vardı. Bir yanılsamanın içinde yaşıyordum ve bu yanılsama, artık benim gerçeğimden çok daha gerçek geliyordu.