Torun Acısı ve Beklenmedik

Torunumun cenazesinden eve döndüğümde boş bir ev ve ömür boyu sürecek bir sessizlik bekliyordum. Aksine, dış kapıyı açtığımda mahallenin on gencini sanki orası kendi evleriymiş gibi oturma odamda dikilirken buldum.

81 yaşındayım ve birkaç hafta öncesine kadar sevdiğim herkesi çoktan toprağa verdiğimi sanıyordum.

Önce kocam Kemal. Sonra kızım Aylin. Aynı kaza. Aynı telefon görüşmesi. Hayatımın ortadan ikiye bölündüğü o aynı gün.

Ondan sonra sadece ben ve torunum Kerem kalmıştık.

17 yaşındaydı. Uzun boylu, güçlü, her daim hareketliydi. Basketbol takımının kaptanıydı. Bir şekilde zalimleşmeden popüler olmayı başaran o çocuklardandı. Okulu şehrin hemen dışındaydı; her pazar gelecek kadar yakın, ama orada sürdüğü hayattan sadece kesitler bilebileceğim kadar da uzaktı.

Her pazar öğlen vakti, sineklikli kapının sesini ve ardından onun sesini duyardım.

“Babaanne, ben geldim!”

Yanağımdan öper, doğruca mutfağa geçer ve sanki bir restoranı teftiş ediyormuş gibi her tencerenin kapağını tek tek kaldırırdı.

Yemek yerdik. Kâğıt oynardık. Basketbol hakkında tartışırdık.

“Lütfen bunun şeftalili turta olduğunu söyle.”

“Eğer ellerini yıkadıysan öyledir.”

Güler, ellerini yıkar, sonraki bir saati ise bozuk değilmiş gibi davrandığım ne varsa onu tamir ederek geçirirdi. Bir dolap menteşesi. Sıkışmış bir pencere. Veranda lambası. Sonrasında hep Kemal’in eski koltuğuna otururdu; o kadar sık otururdu ki zihnimde orası artık Kerem’in de koltuğu olmuştu.

Yemek yerdik. Kâğıt oynardık. Basketbol hakkında tartışırdık. Giderken yanında yemek götürürdü, bazen üç kişiye yetecek kadar.

“Takım için mi?” diye sormuştum bir keresinde.

Sorular sorardım. Soruları üzerinden savuşturmanın bir yolunu hep bulurdu.

Folyoyu daha sıkı sarar ve “Onun gibi bir şey,” derdi.

1 2