Can, gece saat 01:00 sularında eve vardı. Son dakikada bilet aldığı uçak rötar yapmış, Ankara aktarması ise onu iyice bitirmişti. Cuma günü, yani planlanandan iki gün önce döneceğini kimseye söylememişti. Amacı Ceren’e sürpriz yapmaktı. Seminer beklediğinden erken bitmişti ve içten içe sadece onu yeniden görmek istiyordu. Aralarında bir süredir büyüyen bir mesafe hissediyor ve bu jestin aradaki buzları eriteceğini umuyordu.
Yorgunluğuna rağmen havaalanından doğruca eve sürdü; kapıyı açtığında Ceren’in yüzündeki şaşkınlığı hayal ederek hafifçe gülümsedi.
Ancak evin önüne park ettiğinde ters giden bir şeyler olduğunu sezdi. Her yer karanlıktı. Çıt çıkmıyordu. O ana kadar uyuyor olabileceğini düşünmüştü ama arabadan indiği saniye içine bir huzursuzluk düştü. Garaj kapısı açıktı ve Ceren’in arabası yerinde yoktu. Göğsü daraldı. Kendi kendine bir açıklama bulmaya çalıştı; belki eczaneye gitmişti ya da bir arkadaşına uğramıştı.
İçeri girdiğinde ışıkları açmadı. Koridorda yavaşça ilerledi ve gölgelerin arasında durdu. Sessizlik o kadar derindi ki her adımı yankılanıyordu. İşte o an telefonunu çıkarıp onu aradı.
Ceren ikinci çalışta açtı; sesi sanki yeni uyanmış gibi mahmur geliyordu. “Efendim?” “Selam canım. Uyandırdım mı?” Ceren, sesini doğal çıkarmaya çalışarak derin bir nefes aldı. “Uykudaydım, evet. Gözlerimi zor açıyorum.” Can iki saniye sustu, nefesini düzene soktu. “Evde misin?” Ceren hiç tereddüt etmedi. “Tabii ki evdeyim Can. Bu saatte başka nerede olabilirim?”
Can hemen cevap vermeden yatak odalarına girdi. Karanlık odaya baktı; orada olmadığını gayet iyi biliyordu. “Tamam o zaman,” dedi sakince. “Sadece sesini duymak istedim. Uyumaya geçiyorum ben de. Pazar günü döneceğim.” “Ah, tamam. Seni seviyorum. İyi uykular.” “İyi geceler, Ceren.”
Daha fazla bir şey söylemesine izin vermeden telefonu kapattı. Öylece durdu, telefon hâlâ elindeydi. Her kelime zihninde yankılanıyordu. Karısı yalan söylüyordu; kendisi “yataktayım” dediği yatak odasında dururken onun bundan haberi bile yoktu. Bu gerçek Can’a tokat gibi çarptı, sanki ayaklarının altındaki yer kaybolmuştu. Bu artık bir şüphe ya da önsezi değildi. Bu net, doğrudan ve zahmetsizce söylenmiş bir yalandı.
Can yavaşça nefes verdi, telefonunu cebine koydu ve merdivenin basamağına oturdu. Yüzünü ovuşturdu, Ceren’in ona en son ne zaman gerçekten dürüst olduğunu hatırlamaya çalıştı. Şimdi her şey anlam kazanıyordu. O mesafe… Bitmek bilmeyen iş yemekleri… Ani ruh hali değişimleri… İçeri girdiğinde kesilen o tuhaf telefon gülüşmeleri… Hiçbiri tesadüf değildi.
Ev, terk edilmiş bir sahne gibi hissettiriyordu. Etrafına bakınca her şey, bir zamanlar var olan bir şeylerin —bir hayat kurduğu yerin— artık başkasının hikayesinin dekoruna dönüştüğünün ağırlığını taşıyordu. İşin en kötü yanı, karısının sanki gerçekten yorganın altındaymış gibi o kadar sakin bir sesle yalan söyleyebilmesiydi. Ama orada değildi ve Can bunu biliyordu.
Sessizce salona geçtiğinde sehpada bir şey fark edince donakaldı. Bir kol saati; iri, altın sarısı, mavi kadranlı ve siyah deri kordonlu. Gösterişli, gözden kaçması imkansız bir saat. Eğilip saati iki eliyle yavaşça aldı, sanki temsil ettiği şeyden korkuyormuş gibiydi. Onu anında tanıdı. Bu saat, Ceren’in patronu Demir Bey’in geçen yılki şirket yemeğinde taktığı saatin aynısıydı. Başka kimsede bu kadar belirgin bir parça yoktu.
O an, içindeki her şey keskin bir darbeyle yerine oturdu. Demir onun evine girmişti. Ve bir sebeple saatini burada unutmuştu. Bu artık bir tahmin değildi; bu bir kanıttı. İhanetin artık bir yüzü, bir ismi ve Ceren’in az önce uykulu sesiyle gizlemeye çalıştığı her şeyi ele veren unutulmuş bir nesnesi vardı.