PROTEZ BACAKLA EVE DÖNDÜĞÜMDE

PROTEZ BACAKLA EVE DÖNDÜĞÜMDE KARIMIN BENİ TERK ETTİĞİNİ GÖRDÜM — AMA ÜÇ YIL SONRA ONUNLA KENDİ ŞARTLARIMLA YÜZLEŞTİM

Görevden eve, karıma söylemediğim protez bir bacakla, ona ve yeni doğmuş ikiz kızlarımıza hediyelerle dönmüştüm. Karşılanmak yerine ağlayan bebeklerimi ve karımın daha iyi bir hayat için bizi terk ettiğini yazan bir not buldum. Üç yıl sonra kapısına dayandım. Bu sefer, kuralları ben koyuyordum.

Dört aydır gün sayıyordum.

Her sabah yataktan kalkmak için tek bir net sebebi olan sıradan bir adamdım: O evin kapısından içeri girip yeni doğmuş kızlarımı ilk kez kucağıma alma düşüncesi.

Annem bir hafta önce bana fotoğraflarını göndermişti.

O fotoğrafı sayamadığım kadar çok kez incelemiştim. Eve dönüş uçağı boyunca üniformamın göğüs cebinde katlı durmuştu; o kadar çok çıkarıp bakmıştım ki kat yerleri yumuşacık olmuştu.

Protez bacağımdan ne karım Merve’ye ne de anneme bahsetmiştim.

Merve ile iki hamilelik kaybetmiştik ve bu kayıpların her seferinde onu ne hale getirdiğini görmüştüm. Son görevim sırasında bu yaralanma gerçekleştiğinde, ona söylememe kararı aldım.

Hamileydi ve bu sefer bebekler tutunmuştu. Henüz bu kadar hassasken, onu korkutacak ve kederlendirecek bir haber vererek bu durumu riske atamazdım.

Bunu sadece bir kişiye söylemiştim. 12 yaşımdan beri en yakın arkadaşım olan Murat. Telefondan ona anlattığımda ağlamış ve şöyle demişti: “Şimdi güçlü olman gerekecek kardeşim. Sen her zaman sandığından daha güçlü oldun.”

Ona tereddütsüz inanmıştım.

Havaalanının yakınındaki küçük bir dükkânda sarı renkte el örgüsü iki hırka buldum; çünkü annem yazdığı mektupta bebek odasını sarı renkte dekore ettiğini söylemişti. Sonra yol kenarındaki bir tezgahtan beyaz çiçekler aldım, çünkü beyaz her zaman Merve’nin en sevdiği renkti.

Önceden aramadım. Karıma sürpriz yapmak istiyordum.

Kapının açılışını hayal ettim. Yüzündeki ifadeyi. Kızları. Tanrım… Çok heyecanlıydım.

Havaalanından eve gidiş yolculuğu hayatımın en uzun 30 dakikası gibiydi ve çoğunu gülümseyerek geçirdim. O anı hiçbir şeyin mahvedemeyeceğini düşündüğümü hatırlıyorum.

Yanılmışım.

Bahçeye girdim, bir saniye orada öylece oturdum, sonra araçtan inip verandaya yürüdüm. Daha kapıya dokunmadan bir şeylerin ters gittiğini hissettim.

Pencerelerde ışık yoktu. Televizyon ya da müzik sesi, ya da içinde iki bebeğin olduğu bir evin o kendine has telaşlı gürültüsü yoktu.

Bir elimde çiçekler, koltuğumun altında hırkalarla kapıda durdum.

Sonra yavaşça kapıyı ittim.

“Merve? Anne? Ben geldim…”

Duvarlar çıplaktı. Mobilyalar gitmişti. Yuvamızı kurduğumuz her köşe boşaltılmıştı ve fotoğraflardan ezberlediğim o odalar artık sadece boş birer boşluktan ibaretti.

Sonra üst kattan bir ağlama sesi duydum.

Her adımda protez bacağımdan yukarı saplanan acıya rağmen olabildiğince hızlı bir şekilde merdivenleri çıktım.

Bebek odasının kapısı açıktı.

Annem içerideydi, hâlâ üzerinde pardösüsü vardı; bebeklerden birini omzuna bastırmış, diğeri beşikte yatıyordu. Ben içeri girince annem başını kaldırdı ve ağlamaya başladı; gözleri yüzümden bacağıma kaydı.

“Ahmet…”



devamı sonraki sayfada…