‘AMAN ALLAHIM KEMAL… SEN NEYİN İÇİNE KARIŞTIN BÖYLE?!’
Oda, tavana kadar uzanan yüzlerce, binlerce tuvalle doluydu. Fakat beni asıl şoka sokan bu değildi. Tuvallerin her birinde ben vardım! 1962’deki o gencecik, saçları örgülü Necla… 1970’lerde oğlumuzu kucağıma aldığım an… Saçlarıma ilk akların düştüğü yaşlarım, mutfakta çay demlediğim anlarım, sobanın başında uyuyakaldığım akşamlar… Odanın köşesinde eski bir şövale duruyordu ve üzerinde yarım kalmış son bir tablo vardı. Yüzümün kırışıklıklarını o kadar derin, o kadar aşkla resmetmişti ki…
Tablonun yanındaki küçük sehpanın üzerinde bir not duruyordu. Gözyaşlarım sel olmuşken notu elime aldım: ‘Necla’m… Gençliğimizde ressam olmak isterdim bilirsin, ama hayat şartları bana o kalemi bıraktırıp memur ceketini giydirdi. Senden sakladığım sır buydu. Ben o fırçayı hiç bırakmadım. Sadece seni çizdim. Son yıllarda gözlerimdeki o sinsi hastalık yüzünden görme yetimi yavaş yavaş kaybediyordum. Sana karanlığa gömüldüğümü söyleyemedim, acımanı istemedim. Onun yerine, hafızam silinmeden önce senin her zerreni bu tuvallere işledim. Senin yüzün, karanlığımda göreceğim son ışık olmalıydı.’
Hıçkırıklara boğuldum. O keskin boya kokusu artık bana dünyanın en güzel parfümü gibi geliyordu. Benim dürüst kocam, benden bir ihanet veya suç değil, sadece onun için ne kadar büyük bir sanat eseri olduğumu saklamıştı. Tuvallerden birine dokundum, boyası kurumuş o güzel hatıralarımızın arasında, Kemal’imin sonsuz aşkıyla sarmalandığımı hissettim.