“Ne istiyorsun?” dedim soğuk bir sesle.
Sesi eskisi gibi değildi. Titriyordu.
“Konuşmamız lazım,” dedi.
“Geç kaldın.”
“Lütfen…”
Sessiz kaldım. Sonunda kabul ettim.
Ertesi gün bir kafede buluştuk.
Onu gördüğümde tanıyamadım.
Saçları dağınıktı, gözlerinin altı çökmüştü. Kendinden emin o adam gitmişti. Yerine… yorgun biri gelmişti.
“Olanlar için üzgünüm,” dedi.
Bu cümleyi beklemiyordum.
“Hangisi için?” dedim. “Beni kullanman mı, terk etmen mi, yoksa şimdi başına gelenler mi?”
Gözlerini kaçırdı.
“Her şey için.”
Bir an güldüm.
“Hayır,” dedim. “Sen sadece kaybettiğin şeyler için üzgünsün.”
Sessizlik oldu.
“İşimi kaybettim,” dedi sonunda. “O kadın dava açıyor. Her şey… dağıldı.”
Onu izledim.
Bir zamanlar hayatımı üzerine kurduğum adam, şimdi kendi hatalarının altında eziliyordu.
“Benden ne istiyorsun?” diye sordum.
Başını kaldırdı.
“Bir şans.”
Bu sefer gerçekten güldüm.
“Ben sana iki şans verdim,” dedim. “Biri bedenimle, biri kalbimle.”
Sözlerim ağırdı ama gerçekti.
“Artık hiçbir şeyim kalmadı,” dedi.
“Yanılıyorsun,” dedim. “Hâlâ sonuçların var.”
Ayağa kalktım.
“Benim hayatım zor olabilir,” dedim. “Ama artık bana ait.”
Oradan ayrıldım.
O gün ilk kez gerçekten özgür hissettim.
Zamanla hayatım değişti. Kolay olmadı ama ayağa kalktım. Oğlumla küçük ama huzurlu bir hayat kurduk.
Bir gün aynaya baktım.
Vücudum değişmişti. İzlerim vardı. Ama o izler… kayıp değil, güçtü.
Ve o an anladım:
Ben kimse için kendimden vazgeçmemeliydim.
Çünkü gerçek sevgi… seni tüketmez.
Seni iyileştirir.