“Cemre…” Yağmurun sesini bir çığlık gibi böldü bu ses.
Başını kaldırdı, kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Yağmur yüzünden aşağı süzülüyor, artık ayırt edemediği gözyaşlarıyla —acı mı yoksa öfke mi bilmediği bir nemle— karışıyordu.
Sönük, sarı sokak lambasının altında bir karaltı ona doğru koştu. “…Deniz?” Sesi titriyordu.
Ağabeyiydi bu. Aylardır görmediği ağabeyi… Çünkü Arda, onları ayrı tutmak için her zaman bir yolunu bulmuştu. Deniz hiçbir şey söylemedi. Ceketini çıkardı ve nazikçe kız kardeşinin omuzlarına örttü.
Cemre’nin yanağındaki izi görünce bakışları değişti. Şaşkınlık değildi bu. Kontrollü bir öfkeydi. Soğuk ve sessiz. “Bunu sana kim yaptı?” Cemre cevap vermedi. Cevap vermesine gerek de yoktu. Deniz bakışlarını eve doğru kaldırdı. Işıklar yanıyordu. Perdeler kımıldıyordu. Camın arkasında gölgeler vardı. O zaten biliyordu. Her zaman bilmişti. Sadece Cemre bunu görmeyi reddetmişti. “Yürü,” dedi kararlı bir sesle. “Benimle geliyorsun.” Cemre tereddüt etti. Gözleri kapıya kaydı; bir zamanlar ‘yuva’ dediği, şimdi ise bir hapishaneden farksız olan o yere. “Hiçbir şeyim yok,” diye fısıldadı. Deniz çenesini sıktı. “Kendin varsın.” Kısa bir sessizlik. “Ve bu yeterli.” Kapıyı çalmadı. Bağırmadı. Yalvarmadı. Cemre sadece arkasını döndü… Ve ağabeyinin yanında, yağmurun içine doğru yürüdü.
devamı sonraki sayfada…