Mutfaktan gelen ayak seslerini duyunca panikle telefonu aldığım yere, tam da aynı açıyla bıraktım. Kader elinde su bardağıyla, o iğrenç, sahte gülümsemesiyle salona geri döndü. “Ne o kız? Bembeyaz olmuşsun, yüzünden düşen bin parça. Düğün stresi yaramadı sana canım benim, biraz rahatla” diyerek yanıma oturdu, bir de kolumu okşadı. O an yüzüne okkalı bir tokat atmamak için ellerimi dizlerime öyle bir bastırmışım ki, tırnaklarım etime geçmiş, avuç içlerim kanamıştı. “Biraz başım dönüyor Kader, midem tuhaf” diyebildim sadece sesimi titretmemeye çalışarak.
Tam o sırada Murat banyodan çıktı. Üzerinde rahat ev kıyafetleri, yüzünde o son zamanlardaki tahammülsüz, asık suratlı ifade… Kader’e bakıp göz ucuyla gülümsediğini, Kader’in de boynundaki kolyeyle oynayarak ona cilveli bir bakış attığını işte o an, gözümdeki perde kalkınca fark ettim. Eskiden olsa “Ne güzel anlaşıyorlar, eşim ve dostum” diyeceğim o ufak tefek bakışmalar, dokunuşlar, şimdi gözüme sokulan birer ihanet hançeri gibiydi. Kör müydüm ben? Nasıl görememiştim bunca zaman gözümün önünde dönen dolapları?
“Benim çok başım ağrıyor, siz oturun ben biraz uzanacağım,” diyerek hızla kalktım ve yatak odasına geçip kapıyı kilitledim. Arkamdan Murat’ın “Yine başladı kaprisleri, görüyorsun değil mi Kader?” dediğini, Kader’in de “Aman üstüne gitme, düğün öncesi gergindir canım arkadaşım” diyerek onu yatıştırdığını duydum. Yatağa kapandım ve hıçkırıklarımı yastığa gömerek saatlerce sessiz sessiz ağladım. Sadece sevdiğim adamı değil, en yakın kız arkadaşımı, sığınağımı, gençliğimi de kaybetmiştim o gece.
Ama o yatakta sabaha kadar ağlayan o zavallı, kandırılmış kız olarak kalmaya hiç niyetim yoktu. Sabah güneş doğduğunda içimdeki acı yerini buz gibi bir öfkeye bırakmıştı. İntikam ateşiyle yanan, kararlı bir kadın olarak kalktım o yataktan. Ertesi sabah Murat işe, Kader de kendi ofisine gidince hemen harekete geçtim. Önce kuyumcuya gittim, Murat’ın adını vererek “Nişanlım bana bir kolye almış ama faturasını kaybettik, sigorta için kopyası lazım” diyerek detayları öğrendim. Adam, kolyeyi Murat’ın yanında esmer, uzun boylu, oldukça iddialı giyinen bir hanımla (Kader) seçtiğini uzun uzun anlattı. Sonra eve dönüp Murat’ın evde bıraktığı eski tabletini açtım. Bulut hesabından senkronize olan fotoğraflara ve mesaj yedeklerine ulaştım. Gördüklerim iğrençti. Altı aydır, evet tam altı aydır beraberlerdi! Düğün takılarını ve toplanan paraları alıp balayından sonra “anlaşamıyoruz, denedik olmadı” diyerek boşanmayı, sonra da o parayla ikisinin yeni bir hayat kurmasını bile santim santim planlamışlardı. Bu kadar alçalabileceklerini, parama bile göz dikeceklerini aklım almıyordu.
Günlerce hiçbir şey belli etmedim. Düğüne sadece bir hafta kalmıştı. Herkese karşı o kadar neşeli, o kadar ilgili davrandım ki, ikisi de şüphelenmedi bile. “Aman ne iyi, düğün stresi geçti, kuzu gibi oldu” diyorlardı arkamdan. Ve o büyük gün geldi çattı… Düğünden iki gün önceki o meşhur bekarlığa veda ve kına gecesi birleşimi yemeğimiz. İki aile, Murat’ın arkadaşları, benim akrabalarım, iş arkadaşlarımız, herkes oradaydı. Lüks bir restoranda büyük bir masa kapatmıştık. Kaderbaş köşede, o meşhur pırlanta kolyeyle oturuyor, sahte gözyaşları silerek “Kardeşim yuvadan uçuyor, onsuz ne yapacağım” nidaları atıyor, bir yandan da masanın altından ayağıyla Murat’a dokunuyordu.
Gecenin ortasında, tam herkesin keyfinin yerinde olduğu o an şampanya kadehimi çatalımla çınlatarak ayağa kalktım. Herkes gülümseyerek bana döndü, romantik bir teşekkür konuşması bekliyorlardı. Gülümsedim. “Değerli misafirler, ailem, müstakbel eşim Murat ve canım kardeşim Kader… Bugün burada evliliğe adım atmamızı kutluyoruz. Ama ben, bir ömür sürecek bu yalanın içine girmeden önce, sizlere Murat ve Kader’in arkamdan yürüttüğü o harika, kusursuz işbirliğinden bahsetmek istiyorum,” dedim.
Salonda bir anda ölüm sessizliği oldu. Herkesin yüzündeki gülümseme dondu. Cebimden çıkardığım flash belleği garsona verip arkadaki büyük ekrana bağlamasını işaret ettim. Ekran aydınlandığında, “Mekâncı Hakan Abi” ile yapılan o iğrenç mesajlaşmalar, otel odalarında çekilmiş sarmaş dolaş fotoğrafları ve o kolyenin faturası dev gibi karşımızdaydı.
“İşte!” dedim sesimi olabildiğince yükselterek. “Kader’in boynunda gururla taşıdığı o kolyenin gerçek hikayesi! Benimle evlenip takıları alıp kaçma planınız, altı aylık iğrenç ihanetiniz burada sona erdi!”
Salonda kopan kıyameti size kelimelerle anlatamam. Murat’ın annesi çığlık atarak fenalık geçirip olduğu yere yığıldı. Benim babam ve abimler Murat’ın üzerine yürüdü, masalar devrildi, porselen tabaklar ve kadehler yerle bir oldu. Kader histerik bir şekilde ağlayarak “Yanlış anladınız, yalan bu, montaj!” diye çırpınırken kendi abisi tarafından saçından sürüklenerek restoranın dışına çıkarıldı. Murat ise bembeyaz bir suratla köşeye sinmiş, tek kelime edemeden abimden yediği yumrukların sızısını çekiyordu. Parmağımdaki o lanet tektaş yüzüğü çıkarıp Murat’ın kanayan suratına doğru fırlattım. “Alın, sonsuza kadar birbirinizin olun. İkiniz de kendi pisliğinizde boğulun!” diyerek o salondan başım dik, zerre kadar gözyaşı dökmeden, gururla çıktım.
Şimdi mi? Aradan iki yıl geçti. O olaydan sonra rezillikleri sadece ailelere değil, tüm şehre ve sosyal medyaya yayıldı. İkisi de insan içine çıkamaz, kimsenin yüzüne bakamaz oldu. Kader’in adı çıktı, işinden rezil rüsva edilerek kovuldu. Murat’ın ailesi onu evlatlıktan reddetti, tüm haklarından mahrum bıraktı. Birlikte o hayalini kurdukları hayatı yaşamaya çalıştılar ama parasızlık, dışlanmışlık ve içlerindeki güvensizlik onları yedi bitirdi. Duyduğuma göre altı ay bile dayanamamışlar, birbirlerine girip karakolluk olmuşlar. Ben ise o ihanet enkazının içinden kendi ayakları üzerinde duran, yepyeni ve güçlü bir hayat kurdum. Şimdi arkama dönüp baktığımda, o gece çalan mesaj bildiriminin aslında hayatımı kurtaran bir mucize olduğunu çok iyi biliyorum. Bazen en büyük acılar, en sarsılmaz gücümüzün temelini atar.